HULUSİ AĞABEY HÂTIRALARI

Doğumu ve Tahsili

1- Hacı İbrahim Hulusi Yahyagil (Emekli Albay): Hicri 1313-Rumi 1312-Miladi 1896 senesi Ramazan-ı Şerifınin birinci gecesi teravih namazından sonra, Elaziz’in Harput Nahi­yesi, Kesrik köyündeki evlerinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Mehmed Hüsrev, annesi­nin adı Nazife’dir. Birinci Dünya Harbinde, Kafkas ve Çanakkale muharebelerinde bulundu. l925 senesinde Harbiyeye girdi. l950 senesinde Albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Bediüzzaman’ın ilk talebelerindendir. 25 Temmuz l986′da Elazığ’da vefat etti.

2- İlk tahsilini Elaziz çarşı camii imâmı Sarı Hafızdan, askerî rüşdiyeyi de Elaziz’de, İ’dadi tahsilinin de iki senesini Erzincan’da, bir senesini de İstanbul Çengelköy İ’dadisinde bitirdikten sonra, Harbiye Mektebine girdi. Harbiye Okulunda iken, Birinci Cihan Harbi pat­ladı. Bir müddet, askerlik ihzarî talimini gördükten sonra, Rumi 8 Teşrin-i Evvel 1330′da (Mi­ladi 23 kasım 1915)  onsekiz yaşında iken mülâzım namzedi olarak orduya katıldı. Çanak­kale’deki üçüncü ordu, dokuzuncu fırka, yirmibeşinci piyade alayında vazife aldı. 26 Temmuz 1331′de Anafarta Conk Bayırı Muharebesinde bulundu. Yüzü, göğsü ve sol omuzundan ya­ralandı. Tedâviden sonra yine fırkasına döndü. 24 Teşrin-i sani 1331′de mülâzım-ı sâni oldu. Nisan 1332′de Kafkas Cephesine hareket etti. Hulusi Bey, Anafartalar Muharebesini anlatır­ken: “O günü bütün subay ve erler abdest almıştı. Su bulamıyanlar da teyemmüm etmişlerdi. Anafarta zaferi işte böylesi subay ve erlerin imanlarıyla kazanılmışken, bilâhare bazı tarihçi­ler bütün bu şerefi bir tek şahsa vermeye çalışmışlar. Çanakkale harbinden evvel 3. Kolordu Tekirdağ’da idi. Biz 9. Fırka (tümen) olarak Çanakkale’ye geldik. Bir çok çıkartmalar yapıldı. Biz harbe giderken pilâv yemeye gider gibi hevesle gitmiştik. l2 Nisan (Rumî 30-3l Mart) l9l5′te Seddül-Bahir’e geldik. Çanakkale’nin, Anafartalar’ın, Çonkbayırı’nın dinç fırkası idik. Süngülü tüfek ile ‘ALLAH- ALLAH’ diye diye gidiyorduk. Anafartalar muharebesinde, Cenâb-ı Hakkın’ın lütfu ile Gazi olduk. Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktı. Şayet su bulunmazsa teyemmüm edilecekti. Yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Ça­nakkale’de yaralanmam 26 Temmuz l9l5′te Leyle-i Kadir’de oldu. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen ‘Silahla bir kaçını temizleyeyim’ dedi. Geri çekildim. Sol yanağıma elimi attım. Baktım kanı­yor. Sol koluma da kurşun isâbet etmişti. Artık şuûrum tam işlemiyordu.

Üstâdla İlk Tanışması

3- l7 Ocak l928′de Manisa’dan Eğridir’e gelmiştim. O zaman rütbem yüzbaşı idi. Üstâd’la tanışmamız bir sene sonra oldu l929 yılı baharında Barla’ya gittim. Beni götüren Mustafa isimli mübarek bir insandı. Ayrıca, Vecelle Hüseyin, Müderris Mustafa, Nefer Meh­met, Demirci Ustası da vardı. Üstâd’ı ilk ziyarette, yanında epey kalmıştık. Bu görüşme çok uzun sürdü. Müsaade isteyerek ayağa kalktık, vedalaşıp ayrıldık.

 

Yağmur Sağanak Altında Islanmaması

4- Üstâd’la görüşmelerimin birinde, görüşme bittikten sonra, ‘Efendim İlama köyüne gideceğim’ demiştim. Üstâd da: “Kardaşım ben de camiye odun getirmek için dağa gideceğim’ dedi. Biz vedalaştık ve İlama’ya doğru yola çıktık. Birden hatırıma Üstâd geldi, şimdi âniden önüme çıkmasın diye düşünüyordum. Bizim nefer geride kalmıştı. Az sonra baktım, Üstâd Hazretleri önde, odun kafilesi arkada geliyorlardı. Ben, Üstâd beni görüp de, attan inip rahatsız olmasın diye büyük bir ağacın arkasına saklandım. Tâ Üstâd iyice yakla­şınca birden bire ellerine sarılıp, ellerini öptüm. O esnada elinde bir parça kuru ekmek vardı, onu yiyordu. Hemen onu bana verdi. Sonra: “Senin şemsiyen yok mu kardaşım?’ dedi. “Biz asker olduğumuz için şemsiye taşımıyorduk. Üzerimde muşamba var Efendim’ dedim. Ha­vada ise pek yağmur alâmeti yoktu. Üstâd: “Peki kardaşım Allah’a ısmarladık’ deyip gitti. Az sonra yağmur yağmaya başladı. Hiç yağmur durmadı, atı süratle sürüyordum. Yağmur sa­ğanağının altında ilerlerken, yağmur hiç bana değmiyordu. Dört saat sonra hiç ıslanmadan Eğridir’e gelmiştim. (Son Şahidler)

“Giderken düşündüm, şemsiye yağmur içindir. Halbuki havada hiç yağmur alâmeti yoktu, apaçıktı. Ayrıldığımızda Üstad: “Peki kardeşim Allah’a ısmarladık” deyip gitmişti. Biz de yolumuza devam ettik. Az sonra sağnak şeklinde müthiş bir yağmur geldi. Öyle ki yolun sağında, solunda seller kalkıyordu. Amma baktım ki yağmur yağdığı halde bize değmiyor. Allah Allah! dedim, yoksa yağmur bizim yolun üstünde mi yağmıyor?.. atımı sellerin kattığı yerlere sürdüm. Fakat baktım hayır, yağmur hususî olarak bize değmiyor. Anladım ki; o zat, (Hazret-i Üstad) yağmurun yakında geleceğini hissetmiş ve kalben Allah’a niyaz etmiş ki böyle oluyor. Dört saat kadar yağmur altındaki yolculuğumuzda Eğridir’e kadar yürüdük. Hiç ıslanmadan vardık Hulusî Bey, bu hadise için: “Bu benim için bir sır idi. Üstadın hayatı boyunca bunu kimseye fâş etmedim. Fakat Üstad’ın vefatından sonra bu sırrı da benden çıkarttınız.” şeklinde ifade buyuruyorlardı.” (Mufassal Tarihçe)

“Üstâd’ımızın hâtırasını anmak onun muhabbetini tâzelemeye vesile oluyor. Biliyorum, hoşunuza gitmez. Fakat mâdem ki hâtıralardan buyurdunuz, semeresi de muhabbet tazeleniyor, unutulmasına mâni oluyor. Müsâade ederseniz bir şey isteyeceğim. Anlatılmasını istemediğinize bildiğim halde bir de mes’elenin sizin tarafınızdan anlatılmasını çok istiyorum, teferrûâtiyle doğruyu öğrenmek istiyorum. Hulusi Ağabeyim taaccüble yüzüme baktı. Parlak, derin, nûrlu, aydın gözlerini gözlerime çevirdi, “Buyur” dedi: Dedim ki “Bir yağmur mes’elesi var. Sungur kardeşimizden dinlemiştim. Fakat bir de sizden dinlemeyi pek çok arzû ediyorum. Yüzünün ifâdesi değişti, “bunu burda kapa” diyerek iki elini birleştirdi. “Bir kere Sungur’a anlatmıştım, o da yaydı” dedi. Fakat, neticede anlatmaya başladı:

“Hava bulutlu ve akşam yakındı. Ayrılırken dedi ki “Senin şemsiyen de yok” Ben de yağmurluğumu gösterdim. Onları uğurladıktan sonra ben de seyisle atın yanına gittim ve Eğridir’e dönmek üzere yola çıktık. Yağmur da sağanak halinde yağmaya başladı. Fakat, rüzgâr yağmurun geldiği tarafın aksi istikametinden esiyor, yağmurun bana gelmesini önlüyordu! Hangi tarafttan yağmur bana gelse rüzgâr ona karşı esiyor ve beni ıslanmaktan korur gibi etrafımda dönüyordu! Beni ıslanmaktan koruyordu!  Şöyle bitirdi: “Halbuki o yolda ıslansak ne çıkardı?” (Selahaddin Eryavuz)

5- Kendilerini ziyaretim hayatımda inkılâp yapmıştı. Öyle bir hâlet-i ruhiye için­deydim ki, yazdığım mektûplardaki şevki, cevabî  mektûplarında şu suretle ifade ediyordu: “Neşr-i envar-ı Kur’âniyedeki muvaffakiyetin ve gayretin ve şevkin bir ikram-ı İlâhîdir, bir ke­ramet-i Kur’âniyedir, bir inayet-i Rabbaniyedir. Sizi tebrik ediyorum.” Ufak hizmetleri bile bü­yük görüyordu. Bunlar bizi teşvik etmek içindi. Halbuki istidadımız nakıs olduğu halde çok teveccüh ediyordu.

6 – “Eğridir’den tayinim çıkmış. Doğuya gidiyordum, Hazret-i Üstâd’dan ayrılacağım için çok üzgündüm. Üstâd Hazretleri çok üzüldüğümü anlamıştı. Bir gün yanına ziyaretine gittiğimde (askerce): ‘Emrediyorum, merak etmeyeceksin! Üzülmeyeceksin!’ dedi. O anda bütün üzüntüm, gam ve kederim yok oldu.

7 – “Binler selâm..Siz maddî rütbenizden çok yüksek, ma’nevî rütbeniz iktizasıyla, ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsunuz. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme! Senin Risâletü’n-Nûr hakkında mektûpların çok talebeler yerinde, senin bedeline hizmet-i Nûriyede çalışıyorlar. Birinci’liği dâima sana kazandırıyorlar. Kardeşiniz, Said Nûrsî”

 

Üstâda evvelce gösterilmesi

8 -  “Ben Isparta’dan mecburi ikamet için Barla’ya sevkedilirken, daha motorda iken, Barla’da ben sizi gördüm ve bana gösterildiniz.  Bir başka hatıra tesbit notlarımda Bediüzzaman şöyle diyordu: “Meslek-i askeriyeden bu hizmete girecekler ve hırz-ı can ede­cekler çıkacaktır”  Sen bunların birincilerinden oldun.

9 – Birinci Söz’ün başında, ‘Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca avam lisaniyle nef­sime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.” “Birinci Söz’ün başında bu şekilde bahsedilen asker siz misiniz?”   Bu dersi, Üstâd ben kendilerini ziyaret etmeden evvel yazmış. Burada bahsedilen asker ben değilim. O asker ma’nevi bir şahıstır. Daha sonraları askerlerden ken­dilerine talebe olacak kimseleri manen hissederek öyle yazmış.” Hulusi Yahyagil rahmetlinin bu cevabından sonra, aradan epeyce bir zaman geçmişti. l980 senelerinde ilk defa Barla Mektûpları yayınlanmıştı. Bu lahikalardan yıllarca evvel Hulusi Ağabeyimin verdiği cevâb meâlinde “Hulusi Bey’e Hitabdır” başlığı altında yazılan bir Barla mektûbunda meselemizle alakalı olarak şunları okuyordum: “Ben Sözler’i yazarken, ihtiyarsız olarak ekser temsilâtı, şuunat-ı askeriye nev’inden zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bilmiyordum. Sonra hatırıma geldi ki; belki istikbâlde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek, en mühim ltalebeleri askeriyeden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp, o kahraman askerleri bekliyordum. İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisin ki, evvel yetiştin.” (Son Şahidler)

10 – “Kardeşim, keşke sen de hafız olsaydın!” diye buyurmuştu. Üstâd Bediüz-zaman’ın bu temennisiyle Risâle-i Nûrların hakikatları hafızama yerleşmişti.

11 – Üstâd hayatının son senelerinde bana hitaben: “Kardaşım, sen ilk zamanlarda çekirdektin. Şimdi ağaç oldun.”

”Sen sünnet bilmez!”

13 – “Bir ziyaretimde çay içerken tam olarak bitirmemiştim. ‘Kardaşım sen sünnet bilmez’ dedi. Bununla, içilen bir şeyin iyice bitirilmesinin sünnet olduğunu ders vermek iste­mişti.(Son Şahidler)

“Sohbetin de demlisi olur yâni, deme ihtiyâç vardır. Arzetmek istediğim, dem ol­mazsa sohbette halâvet olmaz. Bir def’a yanına gittiğim vakit, Sıddık Süleyman’lar filân hepsi bir tarafa gitmişler, Kalktı, kendi eliyle bize çay yaptı, eski bardaklardan ayakta duran saplı bardağa kendi yaptı, kendi koydu. Yine “Fiyatı var Bismillah” Çayı içerken unutmuşum, di­binde biraz artmış, “Kardaşım” dedi, ”Sen sünnet bilmez!” Şimdi imkânı mı var,  bir çay içe­yim de Üstâdla beraber içtiğimiz çay hâtırıma gelmesin ve sonunda o hâtıra canlanmasın. “Sen sünnet bilmez!” Bizle beraber çay içildiği zaman da, birisi dibinde artırdı mı “Niye sün­neti terkettin?” (Teypte A. Feyzi ile sohbeti)

14- Hazret-i Üstâd “Bidayette akşam ile yatsı arasında kimseyi kabul etmezdi.

15- Hazret-i Üstâddaki nezaket ve tevazu bambaşka idi. Bir gün ebced hesabı ile bir tarih bul­muştum, fakat bir rakam eksikti. O hiç bu eksikliği yüzüme vurmuyor, gayet nezîhâne ve nâzikâne bir şekilde şöyle diyordu: “Maşaallah, bu binlerin içinde bir rakamın hiç ehemmiyeti yoktur.”

16- Hazret-i Üstâdın ziyaretine vardığım zamanlarda yanında Kur’ân-ı Kerim, Hafız Şirazî’nin bir eseri, bir de üç cilt Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendinin Mecmuat-ül Ahzab isimli kitabı bulunuyordu.

17- Hazret-i Üstâd temizliğe çok dikkat ederdi. Her zaman, bilhassa Barla’da iken üst üste iki çorap giyerdi. Namaza duracağı esnada üstteki çorabı çıkarır, ondan sonra na­maza dururdu. Daha sonraki hayatında ise çorabı çıkarıyor, çorapsız olarak namaza duru­yordu. (Şafii mezhebinde çıplak ayakla namaza durmak sünnettir.)

18- Barla’da Üstâd Hazretleri namazda (Cehrî okunan namazlarda, bilhassa sabah namazlarında) Kur’ân-ı Kerimin ‘Elhamdülillâh’ ile başlayan sûrelerini okurdu. Kur’ân-ı Kerim’i bambaşka bir tarzda okurdu. Kur’ân’ın hakikatlarını duyarak ve yaşayarak okurdu. Kur’ân’ın İlâhî sedası, onun bütün ruhunu kaplardı. Onun okuyuşu, diğer hocaların ve hafız­ların okuyuşuna benzemezdi. Tecvid-i ma’nevî üzere okurdu. (Kur’ân’ın mânasına uygun olarak okumak).

19- Hazret-i Üstâdın Barla’da bir gece yanında, kalmıştım. Sabahlara kadar uyumadan ibadet ediyor, zikir ediyor, tesbih çekiyordu. Pek az uyurdu, uyur gibi görünürdü.

20- Hazret-i Üstâd Akşamla yatsı arasında evradını şöyle okurdu:

” Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah. Ey lâ râzıka illallah, Ey lâ ma’bûde illallah.

Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah. Ey lâ râzıka illâhû, Ey lâ râzıka illâhû”

21- l9l6′da Kafkas Cephesinde harpte iken Kerküklü Şeyh Rıza Talebânî’nin da­madı Fasih de bizde yedek subaydı. Kayınpederinin Kadirî tekkesindeki odasında asılı olan şu Farisî kıt’ayı ondan almıştım.

“Yâ Resûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf?

Dahil-i Cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû,

O reved der Cennet, men der Cehennem key revast?

O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i Ashab-ı tû…”

(Ya Resûlallah! Ne olur Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi ben de senin ashabının ara­sında Cennette gireyim. O Cennete gitsin ben Cehenneme, reva mıdır? O Ashab-ı Kehf’in köpeği ben senin Ashabının köpeğiyim.) Bilâhare Üstâd’ı tanıdıktan sonra bu kıt’ayı kendi­sine göndermiştim. Ayrıca, ‘Beni Nûr Şakirdleri içinde Ashab-ı Kehf’in kıtmîri gibi kabul buyurun’ diye yazmıştım. Bunun üzerine Üstâd gönderdiği cevabında: ‘İnşaallah sen bu za­manda Ashab-ı Kehf’in birincilerindensin. Biz mektûbundan o ibareyi (Kıtmîr) kaldırdık. Sen de kaldır’ diye yazdı. Sonra ziyaretine gittiğimde Üstâd: Kardaşım, bu kıt’a Şeyh Rıza’nın değildir. O, heccavdır. Bu beyitler Mevlânâ Câmi’nindir” dedi. Ben de Şeyh Rıza’yı heccav biliyordum. Bu kıt’a nasıl onun olabilir? diye merak ediyordum. Sonra bu kıt’ayı Yirmiyedinci Söz’deki Sahabeler Risâlesinin zeylinin başına koydu. O gün bahis Mevlânâ Câmî’den açı­lınca, ‘Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Molla Ahmed-i Cizrî ve Mevlânâ Câmî, her üçünün de makamı birdir. Bunların üçü de ma’nen bir seviyededir’ diye buyurdu.

22- Üstâd Barla’da iken, kendisini iki senede altı defa ziyaret ettim. Üstâd’dan sonra Barla’ya gitmek bize nasip olmamıştı. Yollar kapanmıştı. Gitsek de ne çıkar diyordum: “Bül­bül hâmuş, havuz tehî, gülistan harâb.” Fakat kader 45 yıl sonra tekrar o mübarek beldeye gitmeyi nasip etti. l976 yazında oraları Üstâd’sız olarak gezdik.

23- Bir gün Hazret-i Üstâdın huzurunda Risâle-i Hamîdiye’nin bahsi geçmişti. Ben onun yazılış tarihini l3l2 (l896) diye söyledim. Halbuki bu tarih yanlışmış. Üstâd Hazretleri bu yanlışı yü­züme vurmayarak, “Yakın kardeşim, yakın” dedi. Sonra eve gidince tarihine baktım, 6-7 yıl eksik söylediğimi anladım. Meğer hakiki tarihi l307 (l89l) imiş.

24- Hazret-i Üstâd bir gün Barla’da ilk mülâkatımızda eski bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “Bitlis’de dört Şeyh vardı. Amma!… Herbirisi İmam-ı Rabbanî ha!… Bunların hepsi beni kendilerine çekmek istiyorlardı. Eski Said onların hepsine karşı müstâğni kaldı. Onlara dedim: “Sizin biriniz bana kifayet etmez. Ben dördünüze de intisap edeceğim.”

25- Hazret-i Üstâdı son olarak l957′de Emirdağ’da ziyaret etmezden önce, Eskişehir’de oğlumun yanına uğramış, bir ay kadar kalmıştım. Oradayken her gün ders yapardık. Fakat bu dersleri ihtiyaten hep İşarat-ül İ’caz’dan yapıyorduk. Emirdağ’a gideceğim gün yine ders yapmak için İşarat-ül İ’caz’ı getirdiler. “Yahu sizde başka kitap yok mu hep bunu getiriyorsunuz?’ dedim. Bunun üzerine Mektûbat’ı getirdiler. O gün dersi Mektûbat’tan okuduk. Sonra Hazret-i Üstâd’ı ziyaretine müşerref olduğumuzda odasında bütün Risâle-i Nûr Külliyatını masanın üzerine koymuş, Mektûbat’ı da bütün kitapların üstüne koymuştu. Bana hitaben: “Kardeşim, ben bu Risâleleri saklasam belâ ve musibet gelir. Onun için ne olursa olsun, daima Risâle-i Nûr’u yanımda bulunduruyorum” dedi. Daha sonra da: “Ben şimdi iki revolver (tabanca) taşı­yorum. Şimdi şu anlarda hayatımı muhafaza etmek çok büyük ve ehemmiyetli bir meseledir” dedi.* Hz. Üstâd’ın iki revolver (tabanca) taşıması ma’nâsız değildi. İmansız-insafsız insanla­rın ardı arkası kesilmeyen hücumlarına karşı, bizzat cevâb verebilmek için taşıyordu. Din düşmanları evinin damına çıkıp su testisine zehir atmışlardı. Hz. Hasan’ı (r.a.)da öyle zehir­lememişler miydi? O zaman âlem-i ma’nâda (rüya’da) görmüştüm, ibriğine zehir atıyorlar. Bakıyorum, bıyıkları yemyeşil, Mektûpla rüyayı yazdım. Gönderdiği cevâbta:  “Rüyan müba­rektir, kardeşim mübarektir’ diyordu.

26- Hazret-i Üstâd “l948 yılında Afyon’da hapishaneye seni de yanıma almak istedim. Fakat sonra vazgeçtim’ dedi.

 

“Hulusi’nin bir gâilesi var, diye hissediyorum.”

27- “l938′de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köyleri o yıl vergi verememişti. Bize verilen emir ise tek kelime idi: ‘İmha!.. “Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire.” Bunların çoğu Rafızî idi. Fakat bu tarz bir muamele ile, bunlar salâh mı bulacaklardı? Ben kıt’a komutanı idim. En çetin ve zor vazifeyi de bize verdiler. “Sen piyadesin, seni topla takviye etmek gerektir’ dedi­ler. Müthiş bir hüzün ve ızrıdap içinde idim. Hz. Üstâd benim bu hüznümü hissetmiş. Bu du­rumu kendisine yazıp soramadım. Nasıl yazabilirdim? Bu ızdırabımı kâğıda nasıl dökebilir­dim? Tam merhum pederimle vedalaştım. Hayvana bindim gidiyordum. Bir de baktım, hiz­met eri koşarak geldi. Elime bir mektûp verdi. Mektûbu açtım. Mektûbu Üstâd Kastamonu’­dan Ürgüp Müftüsü olan kardeşi Abdülmecid vasıtasiyle gönderiyordu: “Hulusi’nin bir gailesi var, diye hissediyorum. Merak etmesin. Risâle-i Nûr’un şakirdlerine inayet ve rahmet, neza­ret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevâb verir, geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde, şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerekir. Hem o, hem sizler, bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz.” Az sonra isyân olan bölgeye gittik. Döndük dolaştık. O bölgeyi terk etmişler, dağlara mağaralara çekilmişler. Rahmet-i İlâhîye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan bizi kurtardı.

28- Hazret-i Üstâda Mektûbat’taki bir çok suali ben sordum. Üstâd’la ilk görüşmemizden sonraki mektûplaşmalarımız Mektûbat’ın tulûuna sebep olmuştu. Bazı sualleri başkaları bana so­rardı. Ben de Üstâd Hazretlerine sorardım. Meselâ ‘Ceddidû imâneküm bi lâilâhe illâllâh’ hadîsini Arapgirli Rüştiye hocalarından İbrahim Efendi bana sormuştu. Ben de zannediyo­rum, l932′de Elâzız’den, Barla’ya yazarak Üstâd’dan sormuştum.¹

29- “Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise her şey dosttur. Yarân istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip, ünsiyet eder. Mal istersen kanaat yeter. Evet kanaat eden, iktisad eder; iktisad eden bereket bulur. Düşman istersen, nefis yeter. Evet kendini beğenen belâyı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen safayı bulur, rahmete gider. Nasihat istersen ölüm yeter. Evet ölümü düşünen hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.” Bu parça, levha halinde dedem H.İbrahim Efendi’nin elyazısı ile duruyordu. l930 baharında bunu, Üstâd’a gönderdim. 23′üncü Mektûbun sonuna koydu. ²

30- Mektûpların te’lif tarihleri:  9′ncu Mektûp l93l’de te’lif edildi. 3′ncü Mektûp l930′da te’lif edildi. 20′nci Mektûp l934′de te’lif edildi. l0′ncu Lem’adaki şefkat tokadı hâdisesi, l93l’de Elâziz’de cereyan etti. Nahiye Müdürü, daha sonra Çemişkezek’li Elâziz Mebusu Nüzhet Dede, l934′de 29′ncu Mektûp’taki ‘Kur’ân’ın esrarı bilinmiyor’ meselesini sormuştu. Biz de Üstâd’a yazdık. 23′ncü Mektûb’un te’lifi l933 veya l934 yılıdır. 2′nci mektûb l930 yılı başla­rında baharda te’lif edildi. 2′nci Mektûb’da bahsedilen hediyeyi Eğridir’den göndermiştim. Hedi­yenin ne olduğunu şimdiye kadar hiç bir kimseye söylemedim ve söylemem. Üstâd Hazret­leri kabul buyurdu. O kimseye söylemedi. Gönderdiğim hediye ve mektûbun cevabı hemen Eğridir’e geldi.

31- Hazret-i Üstâd bana bir mektûbunda diyordu: “Bu sene yaylaya, Çam Dağı’na çıkacağım.” Ben de cevaben demiştim ki: “Oradaki hissiyatınızdan bizleri de hissedâr ediniz.” Yazdığı cevabî mektûbun tarihi l930 yazı olmak ihtimali var.¹

32- Bir gün Hazret-i Üstâd şöyle buyurdu: ‘Eğer siz eski zamanda olsaydınız, bu dersleri ve hakikatleri öğrenebilmek için, buraya diz üstü yürüyerek, sürüne sürüne gelirdiniz’ diye buyurdu.

33- l946′da Kars’da idim. Nûrculuk ismini ilk defa o zaman duydum. Benim de ho­şuma gitti. “Talebelerin Üstâdına, Said derler hem adına’ diye başlayan manzumeyi o zaman yazıp, kendisine göndermiştim. (Bahsi geçen manzûme “Tasvir-i Hakikat” başlığıyla işbu dosyanın 120. Sayfasındadır. Ayrıca Konferans’ın sonuna da dercedilmiştir. ))

34- l950′de tekaüd oldum. Üstâd: “Ben, buna tekaüd olma, dedim, bu keçeli beni dinlemedi, tekaüd oldu” dedi.

Sarıklı Genç

35- Yine bir gün Eğridir’de bulunduğum zaman, rüyada sarıklı bir genç gördüm. Bu genç beni ilk defa, Hz. Üstâd’a götüren meczup lâkaplı Mustafa Efendi idi. Ona Şeyh veya Hafız Mustafa da denirdi. Rüyada gördüğüm sarıklı genç şeklen o idi. Fakat ne bıyığı ve ne de sakalı vardı. Hafız Mustafa, çocuk meşrebinde birisi idi. Risâle-i Nûr’un ilk Küçük Sözler’ini l928′de onda görmüştüm. Daha o zaman Üstâd Hazretleriyle de muarefemiz yoktu. Gayet intizamsız bir yazı ile yazılmış ilk Risâleyi onda görmüştüm. Müsvedde halindeydi. Rüyada, elinde leblebi tablası vardı. Fakat içinde leblebi gayet azdı. Ben leblebiden almak için elimi attım. O zaman leblebi tabağı doldu, taştı. Sarıklı genci biz açıklamadık. Sizin gibi gençler işte çıktılar. Daha da kıymetli gençler çıkacaktır. Allah’ın nûru kıyamete kadar devam edecektir. Kur’ân tefsiri olduğu için Risâle-i Nûr’un hakikatı kıyamete kadar okunacaktır. el­bette bu gelenler genç olacaktır, ihtiyar olmayacaktır. Bu meseleyi kendisine mal edenler, sanki ne oldu? İnhisar altına almak doğru değil. Benim rüyada gördüğüm, sanki Mustafa idi. Fakat onun mevcut hali rüyadaki haline uygun düşmüyordu. Onun çocukça halleri vardı. Fakat bana Üstâd Hazretlerini gösteren ve tanıtan da o oldu. Eğridir’de iken, Mustafa bana: “Efendim, sizin ilâcınız Barla’da bir zat var, Ondadır” demişti. (Son Şahidler)

“Rü’yada gördûğüm sarıklı genç, beni ilk defa Üstad’a götüren meczub Şeyh Mustafa idi. Şeyh Mustafa sakallı iken, onu ben rü’yada sakalsız, bıyıksız bir delikanlı suretinde görmüştüm. O zat, mübarek bir meczub olduğu için çocuk meşrebliydi. Rü’ya içinde elinde bir leblebi tablası vardı. Fakat tablada leblebi çok azdı. Ben tablasından leblebi almak için elimi uzatınca, birden tabla leblebiyle dolmuştu. Rü’yada onun daha bazı acaib hallerini ve hareketlerini görmüş ve Üstada yazmıştım” Hacı Hulusî Bey, bu mes’elede bazı zatların sun’î şekilde kendilerini o sarıklı genç tasavvur etmelerine üzülüyordu. Ve “Halbuki o mes’ele sun’îlikten uzak olması lâzımdır. Hem de herkesin o olabilme ihtimali vardır. Onu inhisar altına almamak lâzımdır. Edenler ne oldu sanki!.. Evet, herkes evvela gençtir. Ve her bir genç nur talebesi de o olabilme imkânı vardır. Bu açık kapılı ihtimal içindir ki, her zaman da öylesi ferdlerin çıkması mümkindir.” diyordu “

“Hz.Üstad’ımız 1955 senesinde, Isparta’da bir gün “Ben bir zaman o sarıklı genç Ceylandır demiştim… Hakikatta o bir kişi değildir. Muteaddit kişilerdir” demişlerdi. Evet, gerçekten Hz.Üstad Risale-i Nur’un hizmet-i imaniyesinde istihdam edilmiş bazı zatlara o sarıklı genç olabileceklerine -teşvik tarzında- iltifatlarda bulunmuştur. M.Sungur. (Mufassal Tarihçe)

Mektûbatta Sarıklı Genç Rü’yâsının Tâbiri

“Senin müjdeli mübârek ve güzel rü’yânın tâbiri Kur’ân için ve bizim için de çok güzeldir. Hem zaman tâbir etti ve ediyor. Tâbirimize ihtiyâç bırakmıyor. Hem kısmen tâbiri güzel olarak çıkmış, sen dikkat etsen anlarsın. Yalnız bir iki noktasına işâret ederiz. Yâni, bir hakikat beyân ederiz. Senin hakikatlı rü’yân nev’inden olan vâkıalar o hakikatın temessülâtıdır. Şöyle ki, O vâsi meydanlık âlem-i İslâmiyettir. Meydanın nihâyetindeki mescid Isparta Vilâyetidir. Etrafı bulanık çamurlu su hal ve zamanın sefâhat ve atâlet ve bid’atiar batağıdır. Sen selâmetle bulaşmadan sür’atle mescide eriştiğin herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sâhib çıkıp kalbini bozmadan sağlam kaldığına işârettir. Mesciddeki küçük cemâat ise, Hakkı, Hulusi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Rüşdü, Lütfi, Hüsrev, Re’fet gibi Sözlerin hameleleridir. Ufak kürsü ise Barla gibi küçük bir köydür.  Yüksek ses ise, Sözlerdeki kuvvet ve sür’atli intişârlarına işârettir. Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrrahman’dan sonra münhal kalan yerdir. O cemâat telsiz âletlerinin âhizeleri hükmünde bütün dünyaya ders işittirmeyi istemek işâreti ve hakikatı ise inşâallah tamâmiyle sonra çıkacak. Şimdi efrâdı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik-i İlâhi ile ber şecere-i âliye hükmüne geçerler. Ve birere telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zat ise, Hulusiye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi. Nâşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazıları zannederim, fakat kat’i hükmedemem. O genç kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zattır.  Sâir noktaları sen benim bedelime tâbir et.” Mektubat:  350

Fahrettin Paşa’ya (Altay) Onuncu Söz’ün Gönderilmasi

36 – l930 senesi ilk ayında Hz. Üstâd’ın yanına gitmiştim. O günlerde Mareşal Fevzi Çakmak’la Fahrettin Paşa (Altay) Eğridir’e gelmişlerdi. Üstâd Hazretleri: ‘Kardeşim, Fevzi Paşa ile Fahrettin bana selâm göndermişler. Ben de onlara Onuncu Söz’ü göndereceğim. Yalnız birisine göndermek istiyorum, hangisine göndereyim?…’ Ben de: ‘Efendim, biz Fevzi Paşa’yı Müslüman biliyoruz’ dedim, ‘isterseniz ona gönderelim. ‘ Hz. Üstâd: ‘Yok, yok. Fahri Paşa’ya verin’ dedi. Üstâd Hazretleri Onuncu Söz’ün üzerine kırmızı kalemle kendisine bir dua yazdı ve ayrıca: ‘Bana bir selâm göndermişsiniz, ben de bunu sana gönderiyorum’ diye yazdı. Ben bunu Üstâd’dan alarak postaya verdim. Bu hâdisede şöyle bir ma’nâ ve işaret gördüm. Fahrettin Paşa Konya’da iken, 2. Ordu Kumandanı idi, bu sırada Kubilây hâdisesi oldu. Hâdiseden sonra Fahri Paşa istiklâl Mahkemesi Reisliğine getirildi. Hz. Üstâd Onuncu Söz’ü ona göndermekle: ‘Dikkat et, seni böyle bir vazifeye getirecekler. Ölüm var, haşir var âhiret var, adaletten ayrılma!’ demek istiyordu.

37- Eğridir’den ayrıldıktan, yani 6 Ekim l930′dan yirmi yıl sonra, 4 Mart l950′de Üstâd’ı Emirdağ’da ziyaret ettim. Bu  yirmi yıldan sonraki ziyaretim ancak 20 dakika sür­müştü.

38- l957 seçimlerinde Dr. Tahsin Tola, Bingöl’de Demokrat Parti’den adaylığını koymuştu. Hazret-i Üstâd gönderdiği haberde ‘Hulusi elinden geldiği kadar yardım etsin, Tahsin Bey millet, vatan ve Risâle-i Nûr’a elli meb’usun hizmetini yapmıştır’ diyordu. Biz de Hz. Üs­tâdın hatırı için bu yardım ve hizmeti yaptık. Hz. Üstâd İslâmiyete ve Kur’ân hizmetine yar­dımcı oldukları için Demokratları desteklerdi.

 

Elbette O Üstâddır. İşte Üstâd O’na Derler.

39 – Hz. Üstâd’ı son olarak l957 yılı Kasım ayında Emirdağ’da görmüştüm. İlk gö­rüşmem ise l4 Nisan l929′da olmuştu. l927 yılı Ekim veya Kasım’da Eğridir Dağ Talimgâh Muallimliğine tayinim çıkmıştı. Halbuki ben Risâle-i Nûr’un talebeliğine tayin olmuşum. l928 yılı l6 Ocak’ta Manisa’dan ayrıldım. Efendim, hayatımızda ona Üstâd dedik, elbette o Üstâddır. İşte Üstâd O’na derler. Hoca buna derler.

40 – Eskişehir hapis hâdisesinde çok müteessir olmuştum. O hâdiseyi ikinci bir Şeyh Said hâdisesi gibi göstermek istemişlerdi. O zaman rüyada gördüm. Hz. Üstâd: ‘Senden zarar kalktı’ dedi. Bir müşkilim olduğunda oradan bir kaç gün geçmezdi ki, ilk gelen mektûb, bu müşkülümü haletmesin. Yanına ziyaretine gittiğimde: ‘Kardeşim sen sabahleyin burada idin’ derdi. Halbuki benim bundan haberim bile olmazdı.

41- Afyon’da Savcının ısrarla Nûr talebelirinin, isim ve sayılarını sorması üzerine Hazret-i Üstâd ona: “Afyon’u hapishane yap, ben de talebelerimin hepsinin ismini söyleyeyim” diye cevâb vermiş. (Son Şahidler)

“Üstâd Hazretlerinin sürgün, hapishâne işkence günleri aylar ve yıllarca bitmezdi. Bir mahkeme bırakır, öbürü yakasına yapışır bütün bu çetin günlerde Hulusi Bey bir ikrâm-ı İlâhi eseri olarak kurtulur. Üstâd Hazretlerinin her sorgulanmasında  ona Hulusi Beyi sorarlar: Cevâbını şimdi okuyacaksınız. Yine son görüşmemizde bana hitâben ”Kardaşım, her mes’elede senden bahsedilir. Her mes’elede senin adın geçer, Bana sorarlar “Bu kimdir?”, “Benim o kadar talebem var ki, yalnız adını duymuşum, o da onlardan biridir” diye cevâb veriyorum. (Hulusi Bey: 24)

42- Hazret-i Üstâd’la görüşme ve sohbetlerimiz sırasında, yüzüne bakamazdım. Zaten ba­kılmayacak derecede heybetli idi. Son ziyaretimde cesaretimi toplayarak bakabildim.

43- “Aziz Kardeşim Beni merak etmeyiniz. İnayet-i Rabbaniye devam ediyor. Maişet cihetinde kanaat ve iktisat, beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme! Sen altı – yedi nefse bakıyorsun. Benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim.

44- “Ramazan’da kazanç, bire bindir. Siz de bana duanız ile yardım ediniz. “İşârât-ı Aleviyeyi tam tasdik ettiniz mi?” “Haşir Risâlesini çok kuvvetli buldunuz mu?”

 

(İşbu 44 Maddede me’hazı belirtilmeyenler Son Şahidler’den iktibâs edilmiştir)

 

45 – “Hulusi Bey Üstâdımızın derslerinde bulunduğu bir sırada Üstâdın kendilerine şöyle hitâb ettiğini söyler: “Ben Türk Ordusu aleyhinde bulunmam, çünki, bu Türk Ordusu birinci Cihân Harbinde Allah ve vatan yolunda bir milyon şehid vermiştir. “ (Hulusi Bey: 23)

46 – “Barla’lılar “Hazret-i Üstâd buraya geleli dört sene oldu, dört senedir kendisini bu kadar şen ve sürûrlu görmemiştik” dediler. İşte Risâle-i Nûrun parlaması da o tarihte başlamıştı. “Beni Hazret-i Üstâda götüren Mustafa’ya “Buraya geleli ilk talebem işte budur” diyerek onu lâtife ile tokatlıyordu. O da canını kurtarmak için “Efendim, size Hulusi Beyi ben getirdim” derdi. (Hulusi Bey: 16)

47 – “Yine ilk ziyâretine gittiğim zamanda yanımda Muhammed Küfrevi Hazretlerinin arabça bir kasidesi vardı. Onu da “Gelmişken tercüme ettireyim” dedim. (Üstâd Hazretlerinin de ilmiyede aldığı son dersi Küfreviden olmuştu) İplikle bağlı bir gözlüğü vardı. Onu gözlerine takarak şöyle bir baktı. “Sen nereden bunu buldun kardaşım. Bu Muhammed Küfrev’inin kasidesidir. Bunda vefatına işâret ediyor” dedi.  Tercüme etmesini isitrhâm edince “Kardaşım, şimdi benim nazarım başka taraftadır” dedi. Ben de “Öyleyse bunu size hediye ediyorum” dedim. “Aler-res-i vel ayn” (baş göz üstüne) diyerek kabûl etmek lütfunda bulundu. (Hulusi Bey: 16)

48 – “Şahsın ehemmiyeti yok.  Üstâddan büyük bir kerâmet bekleyenler yanılıyorlar. Onun en büyük kerâmeti eserleridir. Derse başladığı zaman konuşması değişiyordu. Böyle bir zamanda böyle eserler hârikadır. Talebem dediklerinden hiçbir zaman alâkasını kesmemiştir. Ben ondan hiç ayrılık hissetmemiştim. Bazan içimden “Acaba Üstâd bizi unutttu mu? “ derdim. Bakardım Emirdağ’dan biri, ya selâmını getirir yâhud da mektûbunu getirirdi. Şimdi de, Nur Derslerinde hârika bir hal hissediyorum.” (Hulusi Bey: 17)

49 – “Kardeşlerim bu biçârenin nurlarla iştigâli üç devreye ayrılmıştır.

Birincisi: Üstâd Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan i’tibâren neşredilmiş olan eserleri kendim için istinsâh etmek

İkincisi:  Yine Muhterem Üstâdımın emirlerine uyarak Sözler’in muhtelif tabaka-i nâsa te’sirleri ve kâbil-i cerh lâzım-üt tashih mûcib-i i’tirâz cihetleri olup olmadığı hakkında kâsır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifâde ile din kardeşlerime fâideli olmak, onlara da bu nurları göstermek dikkat-i nazarlarını celbetmek, kalbi ve batini yaralarına merhem eylemek emeliyle ihtiyârsız ve ma’nevî bir te’sir altında nur eserlerini aşk ile okumak.

Üçüncüsü: Yine Aziz ve Müşfik Üstâdımın emirlerine uyarak bildiğiniz veçhile her birisi bir türlü letâfet, belâgat ve celâdette ve çok kolaylıkla akılllara hayret verecek tarzda intişâr etmekte olan nurlu âsâr hakkındaki ihtisâslarımı arz eylemekle bizzât veya kardeşlerim nâmına bazı Kur’âni müşkilât ve tereddütleri makam-ı feyze takdim ederek bu tahrikle hem müşkülün halline, hem de sâil ile birlikte diğer kardeşlerin de istifâdelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesâbesindeki bu Kur’âni hizmetten dolayı bu biçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünki maalesef hiç liyâkatım olmadığını ben çok iyi biliyorum.

6     ¡é¨£ÜÛa ¡ò à¤y ‰ ¤å¡ß aì¢À ä¤Ô mü  (Zümer 39) ümid vermemiş olsa isyânımın nihâyetsizliği karşısında çıldırmak hiçten bile değil.  (Hulusi Bey: 69 -70)

50 – “Bir gün rü’yâmda alay komutanına tekmil verecektim. Baktım ki,  Üstâd alay komutanının makamında oturuyor. Bana dedi ki: “Hergün seninle iki def’a görüşeceğim” Bu rü’yânın te’vilini Üstâda sorduğumda buyurdular ki “Sabahları seni yanımda hazır edeceğim, akşamları da ben senin derslerine geleceğim. “ Bundan dolayıdır ki, zaman zaman akşam derslerinde uyanık olmanın lüzûmunu, aramızda hürmet gösterilmesi icâb eden birinin varlığını söylemişimdir ki, işte o zât Üstâddır.  Her akşam dersimize teşrif eder.

51 – “Üstâdın huzûrunda Risâle-i Hamidiyeyi bir vesile okuduğundan bahsetmişler.  Üstâd Hazretleri “Kardeşim o odunlar daha yeni nurlandı” buyurmuşlar. Yine “Îmâna faydası olmayan bilgiler odun mesâbesindedir” diye ilâve etmişler.

52 – “Eğirdir’den Barla’ya yağmur altında Üstâdı ziyârete gittim. Eğirdir’e döndüğümde dedim “Hayret, ben hâlâ yaşıyor muyum? Hâlâ dünyada mıyım? Barla’da Mustafa Çavuş, Şamlı Hâfız Tevfik ve ben bulunuyorduk. Üstâd buyurdu ki, “Şimdi Gavs-ı Â’zâm gelip üzerinizde uçarak “Saidi dinlemeyin!” dese, siz ne yaparsınız?” Biz dedik ki, “Seni dinleriz” Buyurdular ki, “Benim de sizden istediğim cevâb buydu” (Hulusi Bey: 6)

53 – “Re’fet Bey bir gün defterinden bana şunu gösterdi.  Üstâd Hazretleri buyurmuşlar: “Hulusi ihlâsıyla, Sabri sadâkatıyla, Hüsrev kalemiyle. . . “ (Hulusi Bey: 5)

54 – İstiklâl Harbinden sonra İzmir Gaziemir pavyonunda kalıyorduk. Bir gazete çıka­ralım dedik. Bir şair arkadaşımız vardı, bir de karikatürist vardı. Gazeteyi elde çizerek çıka­racaktık. Bir gün emektar bir katırın boynuna bir yazı asmıştık. Bu yazıda: ‘Ben de emsalim gibi gençtim. Şimdi ihtiyarım, hastayım. Veterinere gittim, yerinde yoktu. Doktora gittim yoktu. İsa Çavuş sen benim derdime deva ol’ diye yazarak hayvanı İsa Çavuşun bulunduğu kısmın önüne götürüp bağladık. Ertesi gün yazıyı okuyan doktor ve baytar doğru dairelerine vazifelerine koşuyorlar. Geceleri gazeteyi yazıyorduk, iki nüsha halinde çıkarıp duvara ası­yorduk.

55 – Senirkent taraflarından bazı mü’minler Barla’ya Üstâd Bediüzzaman’ı ziyarete geldikleri zaman, Çam Dağlarından bahsetmişler, Üstâdı buraya davet etmişlerdi. Barla’daki Mustafa Çavuş, Abdullah Çavuş ve Abbas Mehmed, Çam Dağlarında, Tepelice mevkiindeki çam ağacına ve katran ağacına Üstâd için tahtadan bir köşk yapmışlardı.

56 – Said Nûrsî Hazretleri kendi ifadeleri ile ‘Ben şuurum taalluk etmeden istihdam olunuyorum. Siz ise bilerek çalışıyorsunuz.’ buyurmuşlardı. Bence o zat sırr-ı İcaz-ı Kur’ân’ı beyana memur edilmiştir. Peygamberimizin (A.S.M.)  Efendimizin ‘Her yüz sene başında Cenab-ı Hak bu ümmete dinlerini tecdit edecek bir müceddid gönderir’ hadisine tam masadak bir memur-u İlahi Üstâdımızdır. Onun halen benzerlerini bilemiyorum. Olsa olsa onun ihlaslı şakirtleri olabilir. İhlası benimsemeyenlere hakiki Nûr Şakirdi, Kur’an’ın tilmizi denilmez kanaatındayım. Nûrculuk değil, Kur’an ve ondan tereşşüh eden Risâle-i Nûrlara tilmiz olmak. Kur’an-ı Kerimin Hicr Sûresi sekizinci âyet ile beyan buyurulan hıfz-ı İlahinin bir tahakkuk ve tezahürüdür kanaatındayım. O zatı biz, bu yazının başında açıkladığımız gibi, şuuru taalluk etmeden istihdam olduğuna ilaveten, ‘Bu zaman imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikat zamanı değildir’ sözünde buluyoruz. Kendisi ehl-i tarik olduğu ve tarikat dersini ver­meye de ehil olduğu halde ihlas dersinde buyurduğu gibi şahsiyet-i ma’neviyeye çok ehem­miyet vermesi ile (Meâlen: Müminler ancak kardeştirler) ferman ve sevgili Peygamberimizin ‘Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz’ emrine teşvik edilmenin tahakkukuna çalışmıştır kanaatındayım. Din kâfidir. Ancak tecdit ve tamiri lazımdır. Bu mesele için de reçete Risâle-i Nûr Külliyatıdır. Çünkü onların kaynağı Kur’ân’dır. Daha fazla izaha ihtiyaç yoktur.

57 – “Üstâdın Eskişehir’de bir otelde kaldığı sırada onu ziyârete gider. Fakat Üstâdla görüştürülmez, o hüzünlü hâtırasını devâmlı anlatır. Üstâd kendisiyle görüştürülmediği sırada “Hulusinin kokusunu alıyorum, bu yerlerde arayın bulun. “ der. Bu emir üzerine Hulusi Bey heyecânla aranır. Bulunur ve görüştürülür. Fakat bu vak’a onda unutamıyacağı kadar izler bırakır. (Hulusi Bey: 5)

(Not: Bu fıkrada mutlaka çok acib bir yanlışlık olsa gerek. Eskişehirden Dursun Yaşar “Hulusi Ağabeyin Üstâdla burada görüşmeleri hiç olmadı.” dedi. Ayrıca görüştürülmemek gibi çok vahim bir hâdise olsa, Bursadaki S. Eryavuza vefatına kadar yazdığı çok samimi mektûblarına mutlaka aksederdi. Zâten sekiz def’a nerelerde görüştüğü ma’lûmdur. )

58 – “Yıllar yılı birbirlerini hiç görmedikleri halde devâmlı mektûblaşan Re’fet Beyle 1975 Senesinde Ankara’da buluşurlar. Seksenlik iki muhib askerin birbirlerine karşı iltifâtı ve hasret gidermeleri, seyredenleri büyüler.

59 – “1950’lerden sonra Hulûsi Ağabey, İstanbul’a teşrif etmişti. Çarşambada Necmeddin’lerin kaldığı dersânede bir gün ders yapmışlardı. Talebeler kalabalıktı. Dersi bana okutuyordu. Zübeyir Ağabey talebeler arasında ders dinliyordu. Bir aralık Zübeyir Ağabeye baktım. Diz üstü oturmuştu. Bakışları bana ma’nidâr gelmişti. Birkaç gün sonra Zübeyir Ağabey bana bir münâsebetle; “Hulûsi Ağabey’e baktım. Üstâddan şimdi ayrılmış gibi o hâletini aynen muhâfaza ediyor.” dedi.” (M. Sungur Hulusi Bey)

60 – Hulusi Bey, Muallim Cudi Bey’in Kasidesini hemen gönderiyordu. l929 senele­rinde Ürgüplü Hâfız Necib Efendi ismindeki alay müftülerinden bir dostum l336 (l920) tarihli Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde bir kaside göstermişti. Bu manzumeyi ben o zaman okumuştum. Kaside Kur’ân-ı Kerim ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.)  mevzuluydu. Trabzonlu Muallim Cudi Efendi, Yahya Kemal’in ‘Ezansız Semtler’ ismindeki bir yazısını okuyunca bu kasideyi kaleme almış. Bu şiir tahmin ediyorum l920 senelerinde neşredilmişti. Bu kasideyi Barla’daki Üstâdıma göndermiştim. (Kasidenin tamamı bu dosyada 126. Sayfada dercedildi. Son beyitleridir.)

Akvama muhabbeti aş etti     Bir sofraya koydu kardaş etti.

Cem etti kabâil-i şuûbu Bir kıbleye bağladı kulûbu

Mahlûk-u Hüdâ demez, halaknâ Muhtâc-ı gıdâ demez rezaknâ

Kalbinde olan mehâfetullah eyler mi hiç iftira alallah

Mevlâya muhabbeti müsellem Sallallahü Aleyhi vesellem.

61 – “Aziz Üstâdım! Ondokuzuncu Mektûb’u bir mecliste ve bir cuma gecesi okumak niyetiyle üzerime almıştım. Şiddetli yağmurlu bir gece idi. O mecliste okumak üzere elimi cebime koydum, o mübârek eser yerinde olmadığını hayretle gördüm. Eseri koyduğum ceb yırtık ve delik olmadığı gibi, ben de başka hiçbir yerde durmadığıma göre bu hale hayret etmemek kabil mi? O geceyi uykusuz geçirdim, müteessir oldum. Hazret-i Gavs’dan bu mü­bârek eseri istedim. Lillâhilhamd, ertesi günü, bu eseri dinlemekle namaza başlamış olan bir muallim vasıtasiyle bulundu. Şakır şakır yağmur altında ve çamur içinde bu mübarek eser bulunsa bile artık okunmayacak derece olacağını tahmin edersiniz değil mi? Şâyân-ı hayret ve cây-ı dikkat ve medâr-ı ibrettir ki, en ufak bir leke bile olmamıştır. Hâfız-ı Hakikî, o mübâ­rek eseri, ona mânen ve cidden bağlı olanlar gibi muhafaza buyurmuş. Hafîz ve Alîm ve Ha­kîm isimlerinin zâhir bir tecellisi böylece lemean etmiş oldu. Hulûsi”   St: 44

62 – “Hulusi Ağabey, bu vakayı o şahıs anlatırken, o mecliste bizzat bulunmuş. “30. Sözün henüz yazıldığı, elden ele dolaşıp yazıldığı zamanda ben Isparta’da idim. O tarihlerde Risâle-i Nûr elle yazılmakta idi. Ve gizli olarak ellerde dolaşıyordu. O zaman Isparta Müddei Umumisi Bekir Sıtkı isminde, sarhoş ayyaşın biri idi. Ene bahsini havi 30. Söz nasılsa bu adamın eline geçmiş, gece yatmadann bu bahsi okumuş, yatarken de risâleyi yastığının altına koymuş ve uykuya dalmış, “Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum” diye anlatan müddeiu­mumi yatağından büyük bir korku ve telaş ile uyanıyor: çünki kendisine gaibten hiddetle şöyle hitap ediliyor: “Başının altından onu kaldır” Müddeiumumi dehşet ve korkudan ne ya­pacağını neyi kaldıracağını unutuyor? O korku ile tekrar uyuyor. Bu sefer daha şiddetli ih­tarla uyanıyor. Bu defa şöyle ihtar ediliyor: “O kitabı başının altından kaldır” o zaman kitabı kaldırıp rafa koyuyor. Ertesi gün Hz. Ütad’dan kendisinin kabulunu istiyor ve bu hadiseyi aynen anlatıyor. Hz. Üstâd buyuruyor ki: “Ucuz kurtulmuşsun” Sonra Bekir Sıtkı Bey islahı nefs ederek iyi bir müslüman oluyor?” Hacı Hulusi Bey, dershanede, 30. Söz Ene bahsi okunmadan önce anlatmıştır. Elaziz 10 Kasım 1959 (Salahaddin Eryavuz – Bursa)

87 – Barlada Üstâdımı ilk ziyaretlerimde karşısında diz üstü oturmuştum. Üstâd, “Kar­deşim, rahat otur!” dedi. Ben yine diz üstü oturmakta devam edince, “Kardeşim rahat otur, ben şeyh değilim, İmam-ı Rabbani gibi imamım!” dedikten sonra devamla,” Kardaşım, eğer eski zamanda olsaydık, şimdi şu Barla’da insan kalabalığından iğne atsan yere düşmezdi. Sen de aşağı yoldan buraya kadar sürünerek gelecektin. Yine de bizi göremeden dönüp gidecektin. Bunu da lütuf olarak kabul edecektin!” der. (Hattat Mümtaz ve Merhum Assb.Kemal)

 

(Buradan i’tibâren A. Feyzi Ağabey ile yaptıkları sohbet kasetinden yazılmıştır.)

88 – “Gördüm ki, Hazret-i  Peygamber (A.S.M.) bir minber üzerinde oturuyor. Ben de gittim,  karşısında diz çöktüm, oturdum. O sırada Üstâd Hazretleri başında siyah imâme, siyah sarık ve siyah bir kundura giymiş, dinç vaziyette, böyle dik vaziyette geldi. O da Pey­gamber (A.S.M.) Hazretlerinin yanına oturdu ve başladılar konuşmaya. Fakat, hiçbir şey anlamıyorum. Konuşuyorlar amma, ben anlıyamıyorum. Yalnız şu kadar bir söz anladım ki, “Böyle değil mi, Hoca?” Hazret-i  Peygamber (A.S.M.) soruyor:  “Böyle değil mi, Hoca?” Bu vaziyeti yazdım.  Böyle bir rü’yâ gördüm diye.  Buna da cevâbı şöyle: “Kur’ân Hazret-i Pey­gamber (A.S.M.) sûretinde, onun dellâlı da işte, bizim sûretimizde görünmüş” diyor, bu türlü rü’yaları söylemek doğru değildir. Çünkü başka ma’nâya tâbir ederler.

89 – “Konuşurken, konuşması bidâyette anlaşılmıyor. Bir def’a, beş altı kişi böyle otu­ruyoruz Barla’da. Bir şey söyledi, “Kardaşım bunlar anlamadılar ha” Ondan sonra sordu, “Sen anladın mı?* “Hayır” Sonra bana sordu, “Sen anladın mı?” Dedim “anladım”. Ben o anda “Demedim ben anlamadım” Kime anlatmak istiyorsa ona merâmını tefhim ediyordu. Oturuyor böyle, “Nasılsın kardaşım, nasılsın?” Hal hatır sorduktan sonra “Hadi “diyor, ”Biraz hocalık yapalım” O zaman kalkıyor yatağın üstüne, başlıyor anlatmaya. Biraz evvel müşkilâtla ve dikkat ederek ancak sözlerini anladığımız halde bu kere, sanki o zâtı kaldırdı­lar, aynı kalıpta, gayet fasih, beliğ ve hiçbir tekerleme yapmayan bir zâtı getirdiler. Sonra şuradan nasıl kayaları yuvarlayarak gelen bir sel vaziyeti varsa  öyle harıl harıl, öyle gürül­tüyle sesi geliyor. Kelimeler böyle gürültü yaparak  taşlar yuvarlanırcasına geliyor ve İnsan mest-ü hayran, dinliyor.

90 – “Bir mektûbunda böyle buyurmuş ki,  Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) âli ikidir. Biri, nesebi âl, diğeri O’nun getirdiği ahkâm-ı farize ile tevfik-i hareket edenler. Evvela kat’i sûrette bilmiyoruz ki, neseb-i âle mensub değildir. Fakat, mensûb olması muhtemeldir.

91 – İşte kardaşların ihlâslı davranışının neticesidir ki, bu gün elimizde şu eserler bulunuyor. Evvela mektûb şeklinde kağıtlar üzerinde, parça parça köyden köye gezdirilen Risâle-i Nûr böyle kitâb mı idi? Yâni, bir tane matbu’ bir şey ancak ilk def’a olarak Haşir Ri­sâlesi Kur’ân hurûfâtıyla tab’ edildi. O da, Allah rahmet etsin, Şamlı Hafız Tevfik’in dediği gibi “Kemerini açtı, otuz altını vardı, otuzunu da bu işe verdi“ Bunları nereden çıkardı, ne yaptı? Bir çoğunu da hediye ederdi.

92 – Yemek zamanında o ev Muhâcır Hâfız Ahmed’e âitmiş. Bu daima akşamdan akşama şu kadar bir kab içerisinde bir yemek gönderirdi.  O da minderin altını kaldırır, o eskiden putsuz nikel on kuruşluklar vardı. Oradan on kuruştan bir tâne çıkarır, işte orası sanki hazine. Yemek geldikçe getirene evvela parayı verir, ondan sonra yemeği alır. Üç beş tane misâfir de olsa yiyecekleri odur. Beş tane kedi misâfir geldiğ zamanki yiyecek, yine odur. Kedilerin yemeğini peşinen ayırır,  Misâfirler beklerler. Götürür kedilerin yemeklerini oraya kor, onlar yemeğe başlarlar, ondan sonra gelir, “Fiyatını verelim, Bismillah” der, başla­nır. İlk gittiğimiz zaman ilk sofra ve yemek hâtırası da şöyle olmuştu. İlk yemekte biz yedi sekiz kişi idik, oturduk., “Fiyatını verelim “ Yemeğe bir türlü başlamıyor. “Bismillah” E başla artık, yok, yine “Bismillah” Biraz daha duruyor, yine “Bismillah” Fakat ben çok zaman sonra şuna hükmettim ki, biz “Bismillah”ı şümûliyle söyleyemiyoruz da, O Zât her birimizin nâmına “Bismillah” diyor. O kadar insan yediği Isparta havalisinde sofra diye kullanılan hamur tahta­sındaki yemek bitmedi. “Elhamdülillah” sofradan kalkıldı, yemek hemen hemen aşağı yukarı geldiğ gibi gitti.

 

Kendi Ağzından Teferruatlı İlk Ziyâreti Anlatışı

 

93- “Eğridir’de iken, cami’ cemaatından ve ev komşumuz meczub Şeyh Mustafa(*) adında bir zat vardı. Camiden her çıkarken, müteaddit defalar bana: “Senin derdinin dermanı Barla’dadır. Orada bir zat vardır, Onu ziyaret etmelisin!” diyordu. Şeyh Mustafa, kendi el yazısı olan Üstadın bir Risalesini bana vermişti. Okumamı söyledi. Fakat öyle bir yazı ki, yazıdan başka her şeye benziyordu. O risaleden fazla bir şey istifade edemedim.

Nihayet 14 Nisan 1929′da, Dağ talimgâhından üç tane at tedarik ederek, ben, meczub Şeyh Mustafa, bir nefer asker ve iki zat daha Barla’ya doğru yola düştük. Yolda nö­betleşerek atlara binildi. Tabiri caiz ise adeta Hazret-i Ömer’in kölesiyle birlikte Kudüs şeh­rine yolculuk yaptığı şekilde gittik. Nihayet Barla’ya vardık. Ben daha önceleri, yani 1925 yıllarında Bediüzzaman Said-i Kûrdî diye bir zat duymuştum. Fakat onu bir tarikat şeyhi ola­rak tasavvur ediyordum. Kendi kendime “Elbet bir gün onu bulur ziyaret eder, intisab ederim” diyordum. Bu ilk ziyaretimde o niyet ve sâikle gidiyordum. Barla’nın Karaca Ahmet Sultan mevkiine gelmiştik. Orada taze bir abdest aldık ve Barla’ya doğru gidiyorduk. Fakat ben çok heyecanlıydım. “Ya bu zat, iç yüzümüzü okur da, günahlarımızı görür, kabul etmezse!.. ” diye düşünüyordum. Ama yok, o zat âli-cenablık yaptı. Kusur ve hatalarımıza göre muamele yapmadı. Elhamdûlillah bizi kabul etti, içeri aldı. İçeriye odasına girdik, ziyaret ettik. Henüz ayakta idik, oturmamıştık. Herhangi bir şey de söylememiştim.. Benim kolumdan tuttu ve “Kardeşim! Ben şeyh değ’ilim, imamım. İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi bir imamım” dedi. Oturmamızı emretti, oturduk.. Konuşmaya, sohbete başladı. Mukadder suallerimizi cevablandıracak bir çok mes’elelerimize temas etti, halletti. Kendi şive tarzıyla konuşuyordu. İşte bu ilk sohbette benim gönlüm artık hakikat ateşiyle tutuşmaya başladı. Meseleyi kavra­dım. O zatın nasıl bir vazifeyle muvazzaf olduğunu anladım. Bütün kalbimle ona teslim ol­dum. İmanî ve Kur’anî olan hizmet yoluna ben de girdim. İşte Risâle-i Nûr’un parlaması da Elhamdülillah o tarihte başladı. Hazret-i Üstâd, sohbet ederken, hep Şeyh Mustafa’yı muhatab alıyordu. Şeyh Mustafa ise, Hazret-i Üstâd’ın hitap ve tevcihlerine dayanamıyor, kalkıp kalkıp yer değiştiriyordu. Bazan çocukça hareketler yapıyordu. Hazret-i Üstâd da, arada sırada lâtifeden ona tokat da vuruyordu. O da; “Efendim Hulusî Bey’i size ben getir­dim” diyordu. Sohbet hayli uzun sürmüştü. Üstâd çok coşmuştu. Bütün müşkillerimizi halletti. Umum mukadder suallerimize de kâfi ve şâfi cevablar verdi. Veda edip ayrıldık. Artık Risâle-i Nûr’un dairesine   iman hizmeti içine girmiş oldum: gece gündüz durmadan Risâle yazıp çoğaltmaya başladım.”

94 – Mektûbat’ın ve Nûr Risâlelerinin ilk muhatabı ve talebesi olan Hulûsi Yahyagil Eğirdir’deki şimdi komando birliğinin olduğu “Eğirdir Sivrisi” denilen dağ talimgâhında yüz­başı olarak vazifeliydi. Mektûbat’taki “Üçüncü mektûp” “Hamisen”, yani beşinci diye başla­maktadır. Hulûsi Beyin ricam üzerine verdiği bu mektûp şöyle başlamaktadır: “Aziz kardeşim ve sevgili arkadaşım,  Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyo­rum. Sen de manen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. işte kardeşim: Ev­velâ: Bu mektûbun “Hamisen” kısmından sonrası ise “Üçüncü Mektûp” olarak Mektûbat’ta neşredilmiş bulunmaktadır. Üçüncü Mektûp, Üstâdın l930 yazında gittiği Çam Dağlarında yazılmıştı. Mektûpta  “Mayıs’ın ahirinde” diye bir ifade kullanılmaktadır. Bu ifadeye göre, Üçüncü Mektûp l930 yılı Mayıs ayının sonunda Barla’nın Çam Dağlarından, Eğirdir’de bulu­nan Binbaşı Hulûsi Yahyagil’e hitaben yazılmıştı. “Mayıs’ın ahirinde’ sözünden evvel ‘Sübhane men tahayyera fi sun’ihi’l-ukul” cümlesine yer verilmiştir. Bu parça, Ziya Paşanın on bir kısım halindeki uzun terci-i bent başlıklı şiirinin sonlarında.

“Sübhane men tahayyere fi sun’ihi’l-ukul;

“Sübhane men bikudretihî yâcizül-fuhul!” şeklinde geçer. Mezkûr mısraların ma’nâsı ise şöyledir: “Sanatı karşısında akılları hayrete düşüren büyük Sanatkârı tebcil ederim. kud­retiyle âlimleri âciz bırakan Cenab-ı Hakkı takdis ederim.” Üstâd Çam Dağlarında “Üçüncü Mektûb”u telif ederken, harika bir keramet haliyle dünyanın boşlukta dönüşünü ve müthiş sür’atini temâşâ etmiş, Zuhruf Sûresinde geçen, “Bunları bize râm eden Allah’ın şânı ne yü­cedir, münezzehtir. Yoksa biz bunlara güç yetiremezdik” mealindeki âyeti okumuştu.

95 – Üçüncü Mektûp’ta geçen, yeryüzünün bir gemi, bir binek olduğunun buyurulduğu âyeti hatırlayıp okuyunca da şunları ifade etmektedir: “Zemin musahhar bir se­fine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta sür’atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binil­diği zaman, kıraeti sünnet olan (Zuhruf Sûresi, l3. ayet) âyetini okudum.” Gerçekten, Çam Dağlarının katran ağacı mevkii bir kaptan köşkünü andırmaktadır. Feza denizinin dalgaları arasında yüzen dünya gemisinin Çam dağlarındaki kaptan köşkünde İlâhî sanatların şahane güzelliği ne kadar güzel gözükmektedir.

96 – Üçüncü Mektûb’un üçüncü bölümünde, Üstâd, Şeyh Mustafa ismindeki zata selâm söylemekte ve yazdığı Kader Risâlesi’nden dolayı memnuniyetini ifade etmektedir. Şeyh Mustafa, Hulûsi Beyi Üstâda götüren zattı. Hulûsi Bey “l929 yılı baharında Barla’ya gittim. Beni götüren, Mustafa isimli mübarek bir insandı” diyerek Üstâda nasıl gittiklerini an­latmaktadır. Barla Lâhikası’nda Hulûsi Beye yazılan bir mektûpta Üstâd Şeyh Mustafa’dan şöyle bahsetmektedir: “Şeyh Mustafa’ya benim tarafından geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle: “Eskide iki ciddî ahiret kardeşleri var imiş. Biri hasta düşer, ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. ‘Öyle ise sen kalk, ben yatacağım’ demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her ne ise… Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalı­ğının bir parçası bana verildi. İnşaallah ona bir parça hiffet gelmiştir.” Hacı Hafız Mustafa Üstün’e, “Hacı Aziz, Şeyh Mustafa, Aziz’in Mustafa” da denilmektedir.Eğirdir’de Hacı ibrahim’in oğlu olarak l890 yılında dünyaya gelmişti. Bir gün hanımına eziyet ettiği vakitte Salih ismindeki Nûr talebesi kendisine Üstâdın selâmını getirmiş ve hanıma eziyet etmeme­sini bildirmişti. Hulûsi Bey meczup hallerinden dolayı birgün Üstâdın “Meczup Mustafa’yı atmak istedim. Sonra ihtar edildi: ‘Buna acı, çünkü hale mağlûptur” dediğini ifade etmektedir. l959 sonlarında Akpınar köyünden aşağıya doğru inerken düşüp vefat etti.

 

Biz dâimâ ders alıyoruz. Dersimizi tâzeliyoruz

97- “Merhûm Hulûs Ağabey Risâle-i Nûr derslerini dinlerken saatlerce dikkat kesilip, gözünü dâhi kırpmadığı, derste bulunanlar tarafından hayret ve hayranlıkla karşılanmıştı. Hulûsi Ağabey’e bir ara Hazret-i Üstâdımızdan şu hâtırâyı nakletmiştim.

“Bir gün Ispartada Üstâdımızın yanında, odasında ders yapıyorduk. Hazret-i Üstâd yatakda yarı oturur vaziyette bizim okuduğumuz dersi hatt-ı Kur’ân’la yazılı bir risâleden tâkip ediyordu. İnce hakâik-i îmâniyeye âit bir bahisti. Okurken bir aralık: “Kardeşlerim!” dedi. Doğruldu. Ve gözlüğünü eline alarak, “Siz gençsiniz, hâfızanız sağlamdır. Ben ihtiyarım, hâfızam zayıflamış. Yemin ediyorum, ben bu dersi şimdi yeni görmüş gibi istifâde ettim… Halbuki, ben bu dersi şimdiye kadar, onbin def’a okumuşum” dedi. Ve bu ifâdeyi yeni görür gibi ders aldığını hâfızasının zayıflığına atfetti. Bundan birkaç gün sonra yine ders esnâsında bu mevzûa temâs ederek: “Hani ben size böyle böyle demiştim. Yâni, onbin def’a okuduğum bir bahsi tekrar okuduğumda yeni görmüş gibi ders aldım.” sözünü hatırlatarak; “Bu dersler, Âyat-ı Kur’âniyeden geldiği için, terakkiye son yoktur.” beyânında bulunmuşlardı.

İşte ben bu hâtırâyı Hulûsi Ağabey’e kısaca ifâde edib: “Efendim, siz de maşâallah ders okunurken, millet def’âlarca yatıp kalkıyor, siz gözünüzü dahi kırpmıyorsunuz. Siz de dâima ders mi alıyorsunuz?” demiştim. Hulûsi Ağabey de: “Sen zâten koltuk kabartmayı seversin.” deyip, sözü kapatmak istedi. Bu âciz de biraz daha ciddi: “Risâle-i Nûr’un hakkı ve hatırı için soruyorum.” diye mukâbele edince, cevâben: “Siz ne zannediyorsunuz. Biz dâimâ ders alıyoruz. Dersimizi tâzeliyoruz” demişti”. (Mustafa Sungur.  Hulusi Bey: Önsöz)

98 – Üçüncü Mektûb”un dördüncü kısmında ise, Üstâd Diyarbakır’ın kazası Ergani’­deki Vanlı Şehabeddin Efendiden bahsetmektedir. Şehabeddin Efendi, Abdülmecid Ünlükul’un eşi Rabia Hanımın kardeşidir. Şehabeddin Özer l893′de Van’ın Şabaniye Mahal­lesinde doğmuştu. 3 Ağustos l943′te vefat etti.

99 – Barla Lâhikası’nda bulunan bir mektûp “Hulûsi Beye hitaptır” tarzında takdim edilmekte ve bu kısa mektûbu “evvelâ” ve “saniyen” şeklinde iki kısım halinde okumaktayız. Mektûbun “evvelâ” diye takdim edilen kısmının izahını yazmak istiyoruz: “Aziz sıddık, muhlis kardeşim, “Evvela: Biraderzadem Halil Naci’nin dünyevî musibeti beni de cidden mahzun eyledi. Cenab-ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsan eylesin, âmin. Nûrun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz fani vaziyetleri karşısında telaş etmez, mağlup olmaz inşaallah”

 

“Naci, Allah Bizleri Terbiyeye Me­mur Etti

100 – “Baban Hulusi” imzasıyla yazılan mektûpta, Albay Hulusi Yahyagil, oğlu Halil Naci’ye hitaben şunları yazıyordu:   2l Mart l947 Sarıkamış “Naci, Allah bizleri terbiyeye me­mur ettiği, sana gelen musibeti habersiz defetmekle nihayetsiz kerem, rahmet ve gayetini sür’atle tecelli ettirsin, âmin. Cebaneti bırak, cesur ol, üzüntüyü terk et, sabûr ol. Belâ vereni bul, mütevekkil ol. Duâ ile, niyaz ile rahmet-i İlâhiyenin kapısını çal, korkulardan emin ol. Seni Hazret-i Yusuf’un makamı olan bugünkü hayatın müteessir etmesin, Yusuf Aleyhisselâmın ruhuna hergün bir Fatiha üç ihlâs oku, o mahpusların pîri peygamberin huzu­runu bulup sâkin ol. Maddi ve mânevi derslere şifâ olan şu sâlâvât-ı şerifeye dâim ol… Bu salavât-ı şerifeyi okuyamazsan Yakup Bey sana öğretsin, yeni yazı ile yaz, oku. Maddi es­baba hadlerinden ve haklarından ziyade kıymet vermediğim için esbaba da öyle perde naza­rıyla bakıyor, perde arkasında sebepleri kendi izzet ve azametine perde etmiş olan Kerîm ve Rahîm Allah’a ben de ve senin musibetinle musibete uğrayanların hepsi de, duâ ile niyaz ile ilticadayız, kıymetli ve nûrânî zevât da duâda bulundular. Allah’ın Hafiz ismine emanet ede­rim oğlum. Baban Hulûsi” Halil Naci l947 yılllarında Ankara’da subay olarak vazifeli bulunu­yordu: Ankara’da da vazife  yaparken bir iftiraya uğrayarak, bazı sıkıntılara ve musibetlere uğramıştı.

101 – Hulusi Yahyagil rahmetlinin Üstâd Bediüzzaman’la bazı tevafukları vardır. Üstâd henüz bir çocukken son dersini Muhammed Küfrevî Hazretlerinden almıştı. Bu dersten az bir zaman sonra Küfrevî Hazretleri rahmete kavuşmuştu. Hulusi Yahyagil ise; önceleri Muhammed Küfrevî Hazretlerine bağlıydı. Bu ma’neviyat rehberinin talebe halifelerinden Alvarlı Muhammet Efendiye irtibatları vardı. Nakşi şeyhî Muhammed Küfrevî Siirt’in Küfre köyünde l775′te dünyaya geldi. Kendisine “kutûb” ünvanı verildi. Genç Said henüz talebelik yıllarında, Muhammed Küfrevî’nin ilim ve irfanından feyiz aldı. Bediüzzaman ilim-iman yo­lundaki son dersini de Muhammed Küfrevî’den almıştı. l898 yılında, yüz yirmi üç yaşlarında vefat ettiği zaman, Sultan Abdülhamid Han Bitlis’e İtalyan mimarlar getirterek, onun için bir türbe yaptırmıştı. Bediüzzaman Bitlis’te on sekiz yaşlarındayken, bir gün birisi, Bitlis Şeyhle­rinden Muhammed Küfrevî’nin kendisine beddua ettiğini yalandan söylemişti. Genç Said bunun üzerine Şeyhi ziyarete gitti. Dergâhına vardığı zaman, Muhammed Küfrevî genç Saide iltifatta bulundu. Kendisine teberrüken ezberden ders verdi. Bediüzzaman’ın biraderzâdesi Abdurrahman Nûrsî’nin yazdığı Tarihçe-i Hayatta belirttiğine göre, Bitlis’in bü­yük âlimi Muhammed Küfrevî’nin Genç Said’e teberrüken verdiği en son dersi…¹ Meali: “Eş­yaların miktarlarını kudretiyle takdir eden, şekilleri hikmetiyle suretlendiren, Allah’a hamd ü senâlar olsun. Peygamberlik dairesinin çemberi olan Hz. Peygamber, nübüvvet ve cömertlik kisvesinde olan ehl-i beytine, feleklerin üstünde yıldızlar döndükçe yerin etrafında bulutlar gezdiği müddetçe yani kıyamete kadar Hz. Muhammed’e (A.S.M.) salât ü selâm olsun.” Genç Said bir gün rüyasında Muhammed Küfrevî’yi gördü. Küfrevî genç Said’e hitaben,  “Molla Said! Gel, beni ziyaret et, artık gideceğim!” dedi.  Bu hitap üzerine genç Said hemen gidip, Küfrevî’yi ziyaret etti. Küfrevî’nin uçup gittiğini görünce de uyandı. Saatine baktığı za­man vaktin gece yarısı olduğunu gördü. Sabah olduğu vakit Muhammet Küfrevî’nin evinden matem seslerinin geldiğini duydu. Küfrevî’nin gece vefat ettiğini söylediler.

 

Büyük Oğlu Necmeddin Yahyagilin Anlattıkları:

102 – “Bütün vaktini hizmete adadığı için bizimle dahi fazla ilgilenemedi. Biz dört kardeş dedemizin yanında büyüdük. Gittiği hiçbir yere bizi götürmedi. Meşakkatli bir hayat geçirmesine rağmen onuç yaşında başladığı namazını ömrünün sonuna kadar bir kez olsun terketmemiş.  Bir çok muharebeye katılmış, Çanakkale Harbinde emrine verilen 89 kişilik bölüğüyle başarılar kazanmış, Rus Cephesinde çarpışmış, Bakü’nün alınışında bulunmuş, o yokluk günlerinde çetin kış şartlarında hem düşmana karşı savaşmışlar, hem oruç tutmuşlar. Anlatırdı: Günlük altı zeytinlik kumanyaları varmış. Bunlardan üç tanesini sahurda, üç tanesini de iftar açarken yerlermiş. Sakarya, Çanakkale ve Rus Harplerinden madalya ve beratlar kazanmıştı. İzmir’in kurtuluşunda şehre ilk giren bölüklerden birinin başında olduğunu söylerdi. “Padişâhım çok yaşa! diye bağırarak şehre girdik” derdi. Allahdan başka kimseden korkmazdı, korkusuz, pervâsız biriydi. Subaylar çok korkarlar, erler ise kendisini çok severlerdi. Komutan olduğu yerlerde askere okunacak hutbeyi kendisi yazar verirdi. Hâfız değildi amma, hâfızlardan iyi bilirdi kelâmulllahı. Hâfızlar gelip ona danışırlardı. Zekâsı çok kuvvetli idi. Dünya malına kıymet vermezdi. Dünya ile maddi bir bağlantısı yoktu. Hayatında bir tek hediye kabûl etmemişti. Dünyada bir tek çöp almadığı gibi ben küçükken dedemden kalan evi de sattı. Öldüğünde üzerindekilerden başka bir eşyâsı, malı yoktu. Maddi hiçbir miras bırakmadı bize. İşi gücü ibâdetti. Uyku nedir bilmezdi. Emekli olduktan sonra Elaziz’e geldiğinde evde aynı odada kalırdık. Gece yarıları uyanışımda ya namaz kılarken, ya da risâle yazarken bulurdum. Delâi-i Hayrât ve Kur’ân-ı Kerim’den başka kitâb yoktu odada. Abdestsiz gezmezdi, kat’iyyen. Matbaa fazla değildi, fotokopi makinası, teksir makinası gibi çoğaltmak için de âletler olmadığından risâleleri elle yazarak çoğaltırlardı. Babam ve arkadaşları içerde risâle yazarken ben kapıda bekçilik yapardım. Dinin baskı altında tutulduğu günlerdi, o günler. Bana “Sen bu hizmetin kapıcısı” derdi. O beni sevindirmeye yeterdi. Öldükten sonra dükkânıma geldi. Geldiğini başkasına söyledikten sonra gelmez oldu. (Hulusi Bey: 30-31)

103 – “Taharrî-i hakikat ile ömür geçirirken, mukadderat bu âsi biçareyi de beş sene evvel Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden Muhammmed Küfrevî Hazretlerine doğru açılan tarik-i Nakşibendîye idhal eylemişti.” Daha sonraki yıllarda Albay Hulûsi Beyin, Muhammed Küfrevî’nin halife ve talebelerinden Erzurum-Alvarlı Hacı Muhammet Efendiyle mektûplaş­maları ve muarefesi oldu. Alvarlı Muhammed Efendi, Albay Hulûsi Beye hitaben “Hamdülillah nûr-ı tevhid yâr-ı garındır senin

“Nûr-u tevhid, nûr-u didem, dilde yarındır senin.” Alvarlı Hacı Muhammed Lütfi Efendi, Osmanlıca olarak neşredilen divanındaki bir şiirinde de, Albay Hulûsi Yahyagil’in Üstâdı Bediüzzaman Said Nûrsî’den şu mısrasında bahsetmektedir:

“Emrolduğu gibi itaat eyler Ehl-i tevhid olan cana can kurban

“Huzur-u kalble eyler niyazı  Ehl-i tevhid olan cana can kurban

“Kur’ân emriyledir her harekâtı  Ehl-i tevhid olan cana can kurban

“Cenab-ı Allah’tan diler kavmini Ehl-i tevhid olan cana can kurban.

“Muhabbetullahtır dilde iradı Ehl-i tevhid olan cana can kurban

“Tevhid eder her dem ezelde Said  Ehl-i tevhid olan cana can kurban  “Ehl-i hayâ lâyık olur gufrana Ehl-i tevhid olan cana can kurban

“Gözünde, gönlünde tavf-ı Rabbanî.”

“Silsile-i ilmiyede bana en son ve mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren Hazret-i Şeyh Muhammed el-Küfrevî’nin (Kuddise sırruh) hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendiye ve ihvanlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havalide Nûr’larla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nûr hizmetinde muvaffakiyetlerine dua ederiz.”¹ “Halde haldaşım, yolda yoldaşım, dinde kardaşım, Hulusi Efendi.

Hamdülillah nûr-u tevhid yâr-ı garındır senin

Nûr-u tevhid, nûr-i didem, dilde yârındırsenin

Rahmanürrahman ez ezelde tâ beebed ihsan-ı Hak

Mahz-ı fadlından Hüda’ya baki varındır senin

Bir kerimdir, bir Rahimdir, bir Hakimdir Zülcelâl

Kerem-i fadl-ı İlahi yâr-ı garındır senin

Nice hamd etmek gerektir Lütfiya bu nimete

Gübâr-ı kadem-i canan müşk-ü bârındır senin.” “Biinayetillahi Teâla meyan-ı üm­met-i Muhammed’de şem’a-i Hidayet nûrunu füruzan eden, bir zât-ı âli kadrın huzur-u saa­detine nam-ı kemteranemi tahrir ile tezekkürde bulunduğunuza ve hüsn-ü himmetlerini celb ve selâmlarını tebliğiniz kıymet-i dünya ve mafiha olan eşyadan değerlidir. Ol zat-ı âlikadrin himmetlerinin istirhamında bir bende-i âciz ve müznib-i kemterim. Ol babta himmetlerine havale. Esselam ey sema-i nûr-u hidayet esselam. Esselam ey matla-i saadet esselam.

“Gülbini tevhidde gonca-i hemrâh Hulusi Efendi kardaş!

Nûr-u tevhid ile dilde dilârâ bir Haknümâ zata olmuşsun yoldaş

Tuttuğun dâmeni elden bırakma  İlm-i ledündane olmuşsun sırdaş

Kerem-i kerime ve mazhariyet  Bir kadr-i vâlâyâ olduğun haldaş

Hamd eyle Mevlaya ruberzemin Ol nâehle esrarı eyleme sen fâş”

“Envar-ı didem birader-i ber güzidem Hulusi Efendi

Badesselâm veddua eazzekellah fıddareyn

Haste dilânın derdine derman eder Allah

Allah diyenin afvine ferman eder Allah

Her kimdir der-i dergah-i İlâhide sâil

Sıdk ile yapışanlara ihsan eder Allah

Âşık ile maşuk bazarı bizlere mektûm

İsmail’i suretâ kurban eder Allah

Hâfız ism-i şerifine olan mazhar efendina

Kerem-i kerimi gözle açar hurşidveşmana

Bu kanunu ezelidir belâ ehl-i gunce-i rânâ

Hüdâ dostlarını dâim belâya mübtelâ eyler

Belânın âhiri baldır hayat-ı ebedî cânâ

Belâ ile bulan buldu, velâyı her dü âlemde.”

Alvarlı H.Muhammed Lütfi Erzurum’un Pasinler kazasına bağlı Alvar köyünde, uzun yıllar İslâmiyete hizmet etti ve l955 yılında dok­san yaşlarında vefat etti.(R.H.)

104- Kendilerini Elaziz’deki ziyaretlerim esnasında elinde bastonuyla hanelerinden çıkarak, beş yüz metre kadar mesafedeki Nûr dershanesine gelişi esnasında, karlı bir kış gününde kameraya da almıştım. Hulusi Beye Üstâdın kendilerinde imzalı bir kitabı olup ol­madığını sorduğumda ise, kendileri mübarek elleriyle evinden l928′lerde Bekir Dikmen’in bastırdığı Haşir Risâlesini getirmişti. Bu aziz yadigârın fotokopisini almıştım. Bu Onuncu Sözün üzerinde şunları okuyorduk: “Risâle-i Nûr Mizanlarından İman-Ahiret bürhanlarından Onuncu Söz. Müellifi Said Nûrsî l342″ Haşir Risâlesi’nin ilk sayfasında ise Üstâd Bediüzzaman, ilk talebe ve ilk muhatabına hitaben şöyle diyordu: “Uhrevî kardeşim Hulisi Bey’e hediyemdir! Said” (N. Şahiner) (Kayıtlı olmayanalar Son Şahidlerdendir. )

105 - “Ben dedim: Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hatta bir kelime ile dahi değil, belki bir tükrük ile cevab veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrûrane üstümüze sual sormasına karşı tûkürmek lâzım geliyor.. Tükürün(*) o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne” demiştim.

(*) Merhum Hulusi Ağabey, bu kelimeyi” Tükürün ” değilde,”Tüküruk!” şeklinde okuyordu.Çünki osmanlıcada her iki tarzda da olabilir. A.B. (Mufassal Tarihçe)

106 – 1950 Şubatının sonlarında belki de Mart’ın başında, gündüzleri Üstadımızın yanında, beriki odada kalıyordum. Fakat geceleri bir otelde küçük bir odada kalıyordum. Yevmiyesi yirmi kuruşa.. Parasını da Üstadımız veriyordu.

İşte Hazret-i Üstadımıza ilk hizmete lütf-u Rabbanî ile nâil olduğumuz o yirmi günlük zaman içerisinde: 1- Hulusi Ağabey rahmetli Üstadın ziyaretine gelmişti. 2- Van’dan Molla Hamid başka bir gün gelmişti. 3- Bir de iki kişi.. Birisi: Yaşar Zeydan Eskişehir’de dükkânı var, yiyecek vasaire satıyor, aslen Bitlisli bir tüccar.. birisi de Ankara’da PTT’de çalışan Yaşar Zeydan’ın tanıdığı bir zat… (Mustafa Sungurun Hatırası Mufassal Tarihçe: 665)

107 – Üstad’ına yazdığı bir mektubunda:

“… Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir. Fakat nasılki Kur’an-ı Mübin Allah’ın kelâmı iken, Seyyid-i Kâinat, Eşref-i mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vasıta olmuştur. Siz de bu asırda yine o ferman-ı A’zamın nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i hakla hitab ediyorsunuz. Öyle ise, o Hakim-i Rahim, size bu eseri yaptırtan, o nurları ayak altında bırakmaz. Elbette ve elbette fanilerden belki de hiç ümit edilmediklerinden sâhipler, hafızlar; ikinci üçüncü, hatta onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur i’tikadındayım…(24)

108 – Yine üsttekinin aynı mealinde olarak bir ara Hazret-i Üstad’ın bir anket tarzında talebelerinin fikirlerini, Risale-i Nur’a karşı telâkkilerini yoklamak kabilinden “Acaba vazifem bitmiş midir? Yazılan risaleler kâfi midir?..” şeklindeki suallerine, Hulusi Bey ezcümle şunları yazmıştır:

“… Madem bu hizmet münhasıran re’yinizle değil, istihdam olunuyorsunuz.. Nasıl mübelliğ-i Kur’an, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdan sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz Hazretleri bir gün  . . ferman-ı celilini tebliğ buyurmakla, aynı zamanda vazife-i Risaletinin hitamına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstad’ın da, hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatindeyim”

109 – Yine Hulusi Bey’in; Nur risalelerinin ifade tarzı hakkında Üstad hazretlerinin bir çeşit fıkir yoklama anketine cevab olarak yazdığı uzun mektubundan şu satırlar:

“… Sabri Efendi kardeşimiz ne güzel takdir etmiş, Maşaallah Maşaallah!.. Kimin haddidir ki, bu nurlarda yanlışlık bulsun.

Evet, bazı ibareler belki edebiyat denilen şeye tam muvafık düşmüyormuş… Bunda da isabet var. Çünki edebiyat satılmıyor. Kur’andan nurlar gösteriliyor.

Bu fakir kardeşiniz bu sözleri okuduğum zaman, Üstad’ımı temsil eder gibi bir hal alıyorum. Tabiratınızla, şivenizle okumak bana ol kadar zevkli, lezzetli geliyor ki tarif edemem, onun için bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyorum telâkki ediyorum.. (26)

110 – Hulusi Bey’in; Üstad’ının zatına ve Kur’andan aldığı şahrahına karşı sadakatının, samimiyetinin bir büyük örneğ’i ve ihlâsının bir azim nümûnesi her mektubunda görüldüğü gibi, bilhassa şu gelecek sözlerinde çok açık ve nümayandır:

“… Taharri-i hakikat ile ömür geçirirken, mukadderat bu asî biçarevi de beş sene evvel şah-ı nakşi-bend hazretlerinden Muhammed el-Küfrevî hazretlerine doğru açılan tarikat-ı nakşi-bendiye idhal eylemişti. Sonra muvakkat bir küsûf neticesi olarak yol kaybolmuş, zulümat ve dikenler içinde kalınmış iken; Nurlu sözlerinizle zulmetten nura, girdaptan selamete, felâketten saadete çıktım. Elhamdülillahi haza min fadli Rabbi…

Ferman buyuruyorsunuz ki: “İmanı kurtarmak zamanıdır?.” Ale’r re’s vel ayn!..(27)

111 – Yine üstteki ifadelerinin aynı mealinde olarak başka bir mektubunda Hulusî Bey şöyle der:

“.. Hocam, bana ve dinliyen her zevil-akla: “Tarikat zamanı değil. İmanı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla eda et, Namazın nihayetindeki tesbihleri yap, ittiba-ı sünnet et, yedi kebairi işleme!” dersini vermiştir.

Ben gerek bu derse, gerek Risalet-ün Nur ile verilen derslere Kur’andan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlara karşı Allah’ın tevfikiyle can u dilden “BELİ!…” dedim, tasdik ettim.. Ve bana böylece hakikat dersini veren bu zata ömrümde ilk defa olarak “Üstad!” dedim.. Hata etmedim, isabet ettim..(28)

İşte Albay Hacı Hulusî Bey’in -tesbit ettiğimiz kadarıyle- sadece Üstad’ının Barla hayatında ona yazıp göndermiş olduğu otuz yedi adet mektupları içerisinden nümunelik gösterdiğimiz sadakatkar ifadeleri gibi, daha bir çok nümuneler göstermek mümkündür.

Evet, Hacı Hulusi Bey, Hazret-i Üstad’ın bizzat ifadeleri ile;

“Mektubatın ekserisi ve Lem’aların bazıları ve Sözlerin ahirki risaleleri, onun iştiyak ve gayreti; ve çok yerinde pek mühim olan suallerinin cevabları olarak te’lif edildiğini kaydettiği gibi… Henüz Hulusi Bey Üstadıyla tanışıp görüşmezden çok zaman evvel, Bediüzzaman Hazretleri onu ma’nen muhatap ittihaz ederek, sözler mecmuasında bir kısım temsilatını hep asker ve askerlik vazifesiyle alâkadar şekilde yazmıştır.(29) Ayrıca da 27. Mektup olan lahikaların teşekkül etmesine ve mebde’ teşkil etmesine ve ona başlanmasına onun hararetli ve çok halisane yazdığı mektupları vesile olmuştur.

Hülâsa: Hulusi Bey, Bediüzzaman’ın saff-ı evvel olan sabıkin-i evvelîn talebelerinin birinci, müstesna talebe ve sahabelerinden olup, çok seçkin ve mümtaz simalarındandır.

112 – “İlk ziyaretimizden sonra, Eğridir’de bulunduğum iki sene zaman zarfında beş defa daha Üstad’ı Barla’da ziyaret ettim. Bu ziyaretlerimin birisinde kalkıp veda’ ediyordum. Üstad bana: “Kardeşim! uzaklığın alâmeti olan mektuplaşmak adetim değildir. Fakat sen yazabilirsin.” dedi. İşte elhamdülillah, Hazret-i Üstad’ın bu izni üzerine bir çok mes’elelere dair sualler sormak üzere mektuplar yazdım. Bu mektuplaşmalar MEKTUBAT mecmuasının tulu’una bir sebep oldu.(31)

113 – “Benim onu ziyaretlerimde, yanında gördüğüm kitaplar şunlardı:    Kur’an-i Kerim, Hafız Şirazî’nin bir eseri, bir de Gûmüşhaneli Şeyh Ahmed Ziyaeddin’in üç ciltlik Mecmuat-ül Ahzab kitabı…”

114 – Hacı Hulusi Bey’in bir de 1929 yılı içerisinde Üstad’ıyla görüştükten üç gün sonra, yani 17 Nisan 1929′da gördüğü rü’ya ile ilgili bir hatırası ve izahı vardır. Hulusî Bey bu rü’yayı gördükten üç sene sonra, onun tabirini Üstad’ından sorması münasebetiyle, Hazret-i Üstad da o rü’yayı mühim bir risaleye mevzu yapmış ve o vesileyle bir risale vücuda gelmiştir.

115- Hulusî Bey’in hatıraları başında, kendisinin Üstad Hazretlerine Barla’ya yazdığı mektuplarının sayısı için 37 diye kaydetmiştik. Buna mukabil Hazret-i Üstad Mektubat mecmuası büyük çoğunluğunu onun suallerine cevablar şeklinde tezahür ettiği ve Mektubatın o kısımları bâşında onun ismiyle hitab edildiği gibi, ayrıca Üstad’ın sadece Barla’da iken ona cevaben yazdığı hususî mektuplarının sayısı 12 tanedir.  .  (Mufassal Tarihçe:  778-796)

            116 – “Vahdet-ül vücûda dâir olan risâleyi mühim zatlara okuduktan sonra,  bir sevk-i ma’nevî ile ihtiyârsız bir yere daha gittim Orada  Vahdet-ül vücûd meşreb sâhibi olan âlim bir zâtı hazır buldum.  Vahdet-ül vücûd hakkındaki mektûbu okudum.  Daha doğrusu ihtiyarsız olarak okudum.  Müstemi’olan o mühim âlim,  bidâyettte cüz’i i’tirâz parmağını uzatmak istedi.  Sonuna kadar dinlemesini ihtâr ettim.  Tamâmen okuduktan sonra o zât hayretinden sözlerin büyüklüğünü ve “Bu zamanda böyle büyük kelâmı acaba kim yazabilir?” diye merâkı ve suâli üzerine Kur’ânın feyzine mazhar olan Üstâdımızı haber verince o zât tamamiyle arz-ı teslimiyet eyledi.  İşte ihtiyârım olmayarak bu acib tesâdüf ve teslimiyette kader-i İlâhinin bu cilvesi da’vâmıza sâdık bir bürhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delildir.  Hulusi Bey:  97

117 – “Kerâmet-i Aleviye yazılırken, Hulusi.Bey, iki yerde Hazret-iAli ve Gavs-ı A’zamı rü’yâda görmüş. Rüştüyü gördüğüm zaman dedi ki: “Üstâd’ın emri vechiyle Kerâmet-i Aleviyeyi göndermedik. Sonradan Üstâd bize, (yâni,  Rüştüye) yazdığımızı Hulûsi’ye gönder, o şimdi ma’nen hissetmiştir.” Ve gönderiyorlar.” Hulusi Bey:

118 – (Saklanmış bir mektûb) Elaziz 17Mayıs 1972

“Başa konan serpuşla, askeri şapka ile namaz kılınabilir mi?” mevzuu münasebetiyle Hazret-i Üstâd’a ait bir hâtırayı, gene sevgili, muhterem Ağabeyimizin tatlı üslûb ve şivesiyle bugün dinledik: Hülâsaten yazıyorum:

“Hazret-i   Üstâd’ı resmi kisve ile (Subay) ziyârete giden Ağabeyimiz onu yalnız buluyor. “Oturduk, namaz vakti geldi. Buyurdular.” Ezan okuyun! Ezan okudum. Bekledik, kimse gelmedi. İkimiz cemâat olacaktık. “Sünnetleri kılalım” dedim. Üstâd, “Bizde sünnet yok” dedi. Şafii mezhebi, Allah bilir ikindi namazıdır. Şapkamın siperini geriye çevirdim, namaza hazırlandım. Üstâd ise namaza hazırlanmıyor, bir davranışta bulunmuyordu! Şalvarının ceplerini karıştırıyor, birşeyler arıyordu. Neticede dedi ki “Kardeşim, mendilin yok mu? Başına sar.” Ben o zaman ayıldım. Daha önce de bir takke yaptırmış cebime koymuştum. Başındaki şapkayı çıkardım, takkeyi başıma geçirdim.” (Salahaddin Eryavuz)

———–0————-

 

HULUSİ AĞABEYİN SEYYİDLİĞİ

 

            119 – Selahaddin Eryavuz’dan Hulusi Ağabeye mektûb

Muhterem Efendim, Sevgili, Kıymetli Ağabeyim,                       İstanbul 7 Aralık 1983

Sizlerden, feyizli ders ve huzûrlarınızdan sonra ebeveyn ve sizleri ziyâret etmenin sevinç, sürûr, huzûr ve gönül rahatlığı içinde, aynı zamanda ayrılığın hüzün ve teessürü ile yolumuza devam ettik. Sizlerden ilk ayrılışım 22 sene önce lütûf buyurduğunuz bir mektûbunuzda Rahmetli Üstâd’ımızdan aktarmış olduğunuz “Hâlis ve Lillah için münâsebet ve uhuvvet zaman ve mekânla mukayyet olamaz. İki hakikatlı dost için bir şehir, bir memleket, küre-i arz, dünya belki âlem-i mevcûdât bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevi dostlukların sâhipleri firâkı düşünsün. İki hakiki dost hâtıralarını anmak ve dergâh-ı İlâhiye niyâz içinde el açtıklarında birbirlerini sûreten, hayâlen görebilirler.” Bu değerli nâsihat üzerine yeniden sürûr ve neş!e buldum ve Rabbime şükrettim.

Âcizâne müjdelediğiniz o yüksek, mübârek, şerefli Peygamberin nesebine irsiyetinizi (*) çok büyük bir memnûniyetle hıfzetmekteyim. Sevinç ve tebriklerimi tekrar arzetmek isterim. Bu yüksek irsiyet dolayısiyle sevgili Ağabeyimden (Mâdemki kardeşim diyorsunuz) himmet ve Nûrlara daha çok âşinâlık ve tefekkür berraklığı için duâlarınızı istirhâm ederim. Lâyık olmadığım halde iltimâs ve şefâatlerinize muntazırım. Oradaki bütün kardeş ve dostlarıma selâm ve muhabbetlerimin iblâğını dilerim. Dahilden dahile selâm ve duâlar var. Kusurlu küçük kardeşiniz    Selâhaddin Eryavuz

(*) Hulusi Ağabey’e sordum: Beni sevindirmek için bir sükûttan sonra dedi ki: “Biz Peygamberin neslindeniz!”

120 – “14 Nisan 1929 tarihinden vefâtına kadar istikâmet, ihlâs, iffet ve sadâkatın en bâlâ vasıflarıyla Risâle-i Nûr’a hizmet eden, o nisbette de Üstâdına karşı muhabbet ve bağlılığı olan merhûm ve mağfûr Albay Hacı Hulusi Yahyagil Ağabey  anlatmıştı :  “Bir   def’a   Üstâdı   ziyâretimde,  bir  münâsebetle  Üstâd : “Kardeşim sen de, ben de sâdâttanız” demişlerdi. Ancak sâir zamanlardaki ziyâretlerimde defalarca Üstâddan duyardım ki: “Kardeşim! Hakâik, lisân-ı mâderzâdem olan Kürtçe olarak kalbime gelir. Sonra ben Arapça veya Türkçeye çevirerek yazarım” diye buyururlardı.” (A. Badıllı  Mufassal Târihçe: 50)

 

Son Günleri ve Vefâtı

            121 – Albay Hulusi Yahyagil 26 Temmuz 1986 gecesi ebedi âleme göçtü.  Son üç günü rahatsız olarak ve yataktan kalkamıyarak geçirmiş,  fakat son günü biraz iyileşir gibi olarak konuşabilmişti.  Yanında başta İzzetpaşa Camii İmamı Fikret Okur olmak üzere birkaç hâfız yanında durmadan nöbetle Kur’ân tilâvet ediyorlardı.  Son günlerinde ancak yardımla yatağında doğrulabilen merhûm gece geç vakit birden kendi kendine yatakta doğruluyor ve bir şey demeden tekrar yatıyor.  Bunun üzerine yanına yaklaşan Fikret Hoca soruyor:  “Efendim,  doğruldunuz,  bir şey mi istediniz?” Cevâben “Üstâd geldi,  ona doğruldum” diyor.  Gece geç vakit yanlarından biraz ayrıldıktan sonra tekrar odaya geldiklerinde ise Mübârek Hulusi Ağabeyimizi Allah’ın rahmetine kavuşmuş buluyorlar.  (Hususi Dosya Notlarından)

(Mehazı olmayanlar Son Şahidler ve Mufassal Tarihçedendir)

 

Selahaddin Arslan’dan 30. 5. 2000-06-20

11- 12 Ekim 1996 Erzurum’da vakıf Servet Ağabey’den dinledim. Bölge dersi vardı. Erzincandan Mehmed Tezel Ağabey ve damadı ile derse katılmıştık. “Hulusi Ağabey demiş: “Bu yük kendi irademizle omuzumuza yüklense idi yorulduğumuzda kenara bırakırdık. İhsan-ı İlâhi tarafından konulduğu için yine ihsan-ı İlâhi tarafından alınır. Hizmetten emekli olmak yok, bu ancak vefat ile olur.“

12 –      Prof . Şener Dilek, “Tebliğ Nasıl Yapmalıyız?” Sohbetinden nakledildi:

“Merhum Hulûsi Ağabey 90 yaşlarında idi!  Son yıllarında biz onu ziyarete gidiyorduk, soruyorlardı: “Ağabey kaç yaşındasınız?” latife tarzında “Üç otuz” diyordu. Üç otuz yani, doksan yaşında. Son günlerde tekerlekli araba ile ikindi dersine giderdi ve ikibuçuk-üç saat, bazen de dört, saat hiç gözünü kırpmadan tam bir teyakkuz ve tam teveccüh ile teslim içerisinde dersi dinliyordu. Keskin bakışları ile gözünü kırpmadan  sanki teşehhüdde oturur gibi derse karşı öyle müteyakkız idi ve ölünceye kadar ikindi dersini terk etmedi ve ömrünün son günü dahi yine derste idi! Bir Nûr Talebesinin hizmetteki gayretinin ne olması gerektiğini Hulûsi Ağabey kendi hayatında fiilen gösterdi ve son gününe kadar dersi, sohbet-i hakaiki  bırakmadı! Halbuki bir kısım insanlarda yaşlandıkça inzivaya çekilme arzusu hükmeder. Sanki der “Ruhumu bir hayli kirlettim, dünyaya girdim, âfâk beni paraladı ve parçaladı. Kaybettiğimi kazanmak niyeti ile biraz münzevi yaşayayım, artık hayat-ı içtimaiyeden tamamen sıyrılmak lazım” meşru ma’nâsında insan bir derece uzleti, insan ruhu bir derece tecridi istiyor. Fakat bizim hizmetimiz bambaşkadır. İşte Hulûsi Ağabey hayatının sonuna kadar hizmet ile, dersane ile olan alâkadarlığını bırakmadı, son gününde de derse devam etti ve aziz ruhunu teslim ederek, daire-i uhraya gitti.

Şimdi nakledeceğimiz vakadan hepimizin alacağı ibretler var. Bakın bir gün bir Nûr Talebesi Hulûsi Ağabeye geliyor. Kendisine göre bazı müşkülü var. “Ağabey” diyor  “Ben yaşlıyım bir,  ayaklarımda romatizma var iki, yürürken sıkıntı oluyor ve acı çekiyorum üç, evim medreseye bir hayli uzak dört, hususi arabam yok beş. Bizim memlekette kış uzun, soğuk tipilidir. Mazeretlerim çok, şimdi ben evimde Kur’ân okusam, Cevşenimi okusam, virdlerime devam etsem, her gün evimde kendi dersimi okusam, onbeş günde veya ayda bir umumi derse gelsem, olmaz mı?” Hulûsi Ağabeyden fetva istiyor. Hulûsi Ağabey baş parmağını kaldırarak, parmağını uzatıyor: “Kardeşim” diyor “Senin şu baş parmağını kımıldatacak, oynatacak kadar takatın varsa, sakın dersi ve sohbeti bırakma!” Dinleyin, “Parmağını oynatacak kadar sende enerji varsa, sakın dersi bırakma!” . . Allah bizim gayretimizi artırsın, Âmin.